KANLICA VASFINDA ELEKTROBAĞLAMA EŞLİĞİNDE YOZLAŞMA

Yazı Fontunu Büyült Yazı Fontunu Küçült Yazı Fontunu Sıfırla
hüsrev hatemi üçükusta

29 Aralık 2005 tarihinde Güneş gazetesinde Pazar Kahvesi isimli köşemde yayınlanan yazım:

 “Hocaların Hocası’’ Hüsrev Hatemi’nin geçen hafta emekli olmasıyla Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde efsane hocalar dönemi de kapanmış oldu.

Bundan 32 yıl önce bu fakülteye kaydolduğumda, az sayıda, ama hepsini de çok iyi tanıdığımız, sevip saydığımız hocalarımız vardı. Meselâ, fizyolojide Meliha Terzioğlu, mikrobiyolojide Ekrem Kadri Unat, patolojide Talia Bali Aykan, ürolojide Gıyas Korkut, psikiyatride Ayhan Songar, cerrahide Tarık Minkari, iç hastalıklarında Celal Öker, Hakkı Ogan gibi isimleri Cerrahpaşa ile özdeşleşmiş unutulmaz hocalardı bunlar.

12 Aralık günü Cemi Demiroğlu Oditoryumu’ u, bugüne kadar hiçbir veda töreninde olmadığı kadar dolu idi. Öğrenciler, asistanlar, doçentler, profesörler, hemşireler, laborantlar, sekreterler, hizmetliler koşa koşa, onu yeni bir hayata uğurlamaya gelmişlerdi. Tıp fakültesi öğrencilerinden oluşan küçük topluluğun seslendirdiği şarkılar, duygu yüklü konuşmalar, fotoğraf gösterileri ile şanına lâyık bir tören oldu.

Bugün Cerrahpaşa’da 500’e yakın profesör, 100 kadar doçent, toplam 600 öğretim üyesi görev yapıyor. İçlerinde, dünya çapında tanınan cerrahlar, ortopedistler, gözcüler, araştırmacılar da var, ama bir başka Hüsrev Hoca yok.

Ayaklı google 

Hüsrev Hatemi, iç hastalıkları ve endokrinoloji (hormonlar bilimi)-metabolizma ve diyabet uzmanı idi. 40 yılı aşan hekimlik hayatında dertlerine deva olduğu binlerce hasta ve yetiştirdiği yüzlerce asistan ve uzman dışında, 600’e yakın Türkçe ve 100 kadar da yabancı dillerde yayını ve 8 tıp kitabı olan ‘’üretken’’ bir hocaydı.

O, aynı zamanda, şairdi, edebiyatçı idi, kültür adamıydı. Ülke sorunlarıyla yakından ilgilenen, araştıran, onlara çözümler bulan bir entelektüel idi. Hocayı her görüşümde, “Yalnız tıptan çok anlayan, aslında tıptan da iyi anlamıyordur’’ sözünü hatırlarım.

Onu arkadaşları ta öğrenciliğinden beri “ayaklı kütüphane’’ olarak adlandırırlarmış. Gerçekten de ondaki hafıza müthişti. Ben onu, günümüz gençlerinin daha iyi kavrayabilmeleri için “ayaklı google’’ olarak nitelemek istiyorum. Meselâ, kim bilir kaç kişi, hiçbir kitapta bulamadıkları isimlerinin, soy isimlerinin anlamlarını ondan öğrenmişlerdir.

Yozlaşmadan uzlaşmak

Yozlaşmadan Uzlaşmak isimli kitabında, Türk kültürünün dün ve bugün taşıdığı ve aktardığı unsurları, “atılsın mı kalsın mı’’ çerçevesinde değil, “bunlar bize bugün hangi zenginlikleri sağlamaktadır, sağlayabilirler’’ bağlamında ele alır.

Önsözünde şunları söyler:

“Kitabın adı yozlaşma olayı başımıza gelmeden, elimizi çabuk tutarak anlaşalım anlamında değildir. Uzlaşırken kendi inançlarımızı bozmayalım, yani yozlaşmaksızın uzlaşmak anlamındadır. Meselâ bir milliyetçi bir sosyalist ile uzlaşacaksa, her iki taraf da kendi inançlarını değiştirmeden, ülkenin yararı uğruna anlaşabilirler.

Kitabın üç ana fikri vardır:

Irkçılığa hayır, fakat Türk kimliğinin özelliklerinin bozulmamasına özen göstermeye, millet adı olarak Türk adının kullanılmasına evet, Türkçeye evet, dış Türkler ile olumlu ilişkilere evet.

Kültürümüzü, Orta Asya’ dan gelen öğeleri ile, Anadolu’ da eklenen öğeleri ve renkleriyle yozlaştırmadan yaşatmak.

Sünni ise Sünni, Alevi ise Alevi kalarak, fakat Almanya’ da örneğini gördüğümüz gibi (Protestan-Katolik birlikteliği) ayrıntılarda boğulmadan İslâm dinine bağlılık.

Paslanmış tel kafeslerde doldurulmuş kuşlar

Kitaplarında, edebiyat, şiir, din, tarih, felsefe, sosyoloji, psikoloji alanlarına açılan yazılar okuyucular için sayfalara doldurulan “kafa ve gönlün” paylaşılması olur.

“İşimiz zor bizim… Biz ki, hem deniz kaplumbağalarına, hem zencilere hem Filistinlilere, hem Yahudilere hem Almanlara hem Kızılderililere acırız. Bizim işimiz zor. Dünyayı cici ve kaka diye ayırarak bir kısmı için ‘oh olsun’ deseydik, mutlu olacaktık. Fakat mutlu insanlar değil mutlu kelekler olurduk. Kef harifini kelekler mim yapar ve kendilerini melek sanırlar. Şu halde bizim matemimizi felekler tatsa revadır. Paslanmış tel kafeslerde doldurulmuş kuşlar ağlasın.’’

“Anıcak Ol Meclisi’’ isimli kitabını, “bu şehirde ihtiyarlamış bir yazarın İstanbul ağıtı’’ olarak tanımlar.

“Karton Kutudan Güfteler’’ ve “Kopuz ile Çeşte’’de müzik, Yunus Emre, Mevlâna, mistisizm ve müzik ilişkisi, ölüm gerçeği, küreselleşme ve yerel konular, İslâm ve Hıristiyanlıkta şeytan ve melekler gibi ilginç konulardaki yazıları yer alır.

O bir şiirdir

Şiirleri, Eski Kentte Bir Gece,  Akşam Gümrükçüleri, Şiirler,  Lodosçu, Grili Çocuk, Bütün Şiirleri, Gün Akşamlıdır isimli kitaplarda ve Karakavak isimli bir şiir albümünde toplanmıştır.

Özdemir Asaf’ ın ‘’Herkesin bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri’’ yoktur dizelerine ne kadar da çok yakışan biridir Hüsrev Hoca.           

İşte, onun çok sevilen şiirlerinden biri.

KENDİ KENDİNE GEOMETRİ

Dört adam, paçaları çamurlu,
Arkadan sırtları yamuk,
Pantolonları silindir.
Omuzlayıp götürmektedir,
Yere paralel bir kişiyi.
Dört adam, yere dikey,
Ve gönülleri iç bükey,
Sonsuza çizilmiş doğrular…
Önce yere dik,
Sonra paralel,
Sonra parçalanıp sağa sola,
Bir atom bombardımanı olacaklar.
Dört adam, şimdi yeri kazıp,
Toprağa bir ceset bıraktılar;
Yer küresine bir yerinden
Değen bir teğet bıraktılar.
Dört adam, şimdi İstanbul’un
Dört yanına dağılacaklar.
Toprak
Ve yere bıraktıkları ile
Dik açıyı koruyacaklar.
Sonra onlar da yere paralel,
Beklesin paraleller, beklesin
Sonsuzda kesişecekler.

Hayal-i yare değme girye dursun

Hüsrev Hoca bundan 5-6 yıl önce bizim evde düzenlediğimiz ve Alâeddin Yavaşça, Selahattin İçli, İnci Çayırlı, Fahrettin Çimenli gibi ustaların da bulundukları bir toplantımıza katılmıştı. Ben onun “Hayâl-i yare değme girye dursun’’ sözleriyle başlayan güfteyi ne kadar çok sevdiğini ve bu sözleri Rifat Bey’in de saba makamında bestelemiş olduğunu biliyordum.

Arkadaşım Adnan Mungan’ a önceden haber vererek bu şarkıyı o gece okumasını rica etmiştim. O da eseri hazırlamış ve notalarını da getirmişti.

Hüsrev Hoca’nın hayranlık derecesinde beğendiği güfte şöyleydi:

Hayâl-i yare değme girye dursun
Kurulsun sahn-ı çeşmimde otursun
Sipâh-i aşk-ı cânâ can elinden
Dağılsın kol kol olsun ordu kurulsun

Haberdar et saba o gül-izârı
Bizim semtin erişti nevbahârı
Eğer isterse seyr-i lalezârı
Açıktır sinemin bağı buyursun

Adnan Mungan’ ın da bu güzel eseri Fahrettin Çimenli’ nin yaylı tanburla yaptığı muazzam saba taksimi takiben ne kadar güzel icra ettiğini söylememe gerek yok sanırım.

Hüsrev Hoca da o gece, bana da imzaladığı kitabından, “Kanlıca Vasfında Elektrobağlama Eşliğinde Yozlaşma’’ isimli şiirini okumuştu:

Çöplü sulara dalsın gözlerin, sana ney dinletemem
Plastik torbalar açılıp kapanır meduzalar yerine
Geçmiş gecelerin hepsi battılar derine
Son uykuyu cümle yosunlar uyusunlar
Bu cehennemde hasret kalsan da serine
Sana bir tek fidan gösteremem
İmkansız ey çocuk, sana senden başka fidan gösteremem…
Sana gazel dinletemem ki ‘ömrüm ömrüm’
Betonlaşmış tepelere bak ve gazoz iç istersen
Bize ‘gel’ oldu gidiyorum, gelme burda kal sen
Başka bir Beykoz bul kendine yeryüzünde
İstanbul’dan Mihrâbâd gitti dostum
Çoktan gitti gülüm ‘vah ömrüm, ömrüm’
İmkânsız ah çocuk sana bundan böyle
Sana senden başka fidan gösteremem

İyi bir insan

Asistanlarından Dr. Ömür Tabak da şunları anlatıyor hocası için: “Bazı insanlar vardır ki hatırlandıkları zaman onunla yaşanmış  hoş bir anı akla gelir ve yüzümüzde tatlı bir tebessüme vesile olur. İşte o özel insanlardan biri olan sevgili hocam Prof. Dr. Hüsrev Hatemi mükemmel bir bilim adamı, şefkatli bir hekim ve aynı zamanda dev bir kültür çınarıdır.

Her şeyden öte “iyi bir insan”dır. Büyük küçük ayırt etmeden herkese değer veren saygıdeğer hocam, odasına gelenleri bir şeker vermeden göndermez. Bunu da beni kızı gibi gördüğü için “Haydi bakalım evin kızı” diyerek yapar. Bu belki bazılarına basit gelecek, fakat o şekerin içinde sevgi ve hoşgörü saklıdır.

Ne kadar ince düşünceli bir insan olduğunu davranışlarıyla gösteren hocam, bana Londra’ya staj için giderken bir fotoğraf makinesi hediye etmişti. O günden bu yana her güzel anıyı resme dökerken onu hatırlarım.’’

Yazı için 7 yorum yapılmış:

  1. sema öztürk dedi ki:

    Sevgili arkadaşım. Yazılarını zevkle ve keyifle okuyor, okudukça adımlarımı yere daha sıkı basıyorum, etrafı daha net goruyorum. Teşekkürler. Eline sağlık.

  2. incila bertuğ dedi ki:

    Sevgili Küçükusta,
    Ahde vefa ne güzel bir duygudur.. Hele bu Hüsrev Hatemi için yapılmışsa benim için kat be kat değerlidir..Sonsuz teşekkürler

  3. TURGAY ŞENEN dedi ki:

    YALNIZ TIPLA UĞRAŞMIYORSUNUZ .
    YAZILARINIZI İLGİYLE OKUYORUZ
    SEVGİ VE SAĞLICAKLA
    DR TURGAY ŞENEN
    SASEV DERGİSİ EDİTÖRÜ

  4. Ayten Yavaşca dedi ki:

    Harika bir yazı Sayın Hatemi Hocamıza sağlıklı bir ömür diliyorum.

  5. Hüsrev Hatemi dedi ki:

    Meğer ki kakül-i cananeden saba geliyor/ki can meşamına bir bu-yi aşina geliyor.Yani ruhumun burnuna bir bildik koku geliyor.Bu ,bu-yi vefa..Yani parfümlerin en güzeli olan vefa kokusu.Ben bu-yi vefa bekler iken laylaylom kesimden,aldım asıl bu-yi vefayı Ahmet Rasim’den.Teşekkürler,selam ve saygılar.

  6. Ahmet Görür dedi ki:

    Affınıza sığınarak; Rifat Bey’in “Hayâl-i yare değme girye dursun” adlı eseri, yazınızda belirttiğniz gbi SABÂ makamında değil; SABÂZEMZEME makamındadır.

  7. Alev dedi ki:

    Sevgili Hüsrev Hocam iç hastalıklarında intörn iken kalp krizi tedavisini sormuştu,daha sonra ENEZ İ.Ü.Kampında yan komşumdu eşi ile,en geç yatanlar bizdik,çay yapar sohbet ederdik.Hem doktorluğu hem kişiliği ,alçakgönülüğü ile yeri dolduramaz hocamızdı

Siz de yorumunuzu paylaşın: