CİNUÇEN TANRIKORUR’ U ANDIK HASRETLE DERİNDEN

Yazı Fontunu Büyült Yazı Fontunu Küçült Yazı Fontunu Sıfırla
kasa fişi

Bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlük Mavi Salonunda İstanbul Türkocağı Ömürlü Musiki Topluluğu' nun Elif Ömürlü Uyar idâresindeki konserini dinledim.

Cinuçen Tanrıkorur' un eserlerinden oluşan konserin misafir sanatçıları Necati Çelik, Tuba Akyol ve Vasfi Emre Ömürlü idi.

Konserde Hoca' nın benim tümünü de ilk defa dinlediğim eserleri icrâ edildi.

20 Şubat doğumlu olan Cinuçen Tanrıkorur hayatta olsaydı bugün 82 yaşında olacaktı.

Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı nur olsun.

Bu vesile ile Hoca hakkında daha önce yazdığım bir yazımı tekrar sunuyorum.

***

Zaman ne kadar hızla akıyor. Cinuçen Hoca Allah’ ın rahmetine kavuşalı tam yirmi sene olmuş. Sanki onu daha birkaç sene önce Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ndeki odasında ziyaret etmiştim.

Bir aydan beri iç hastalıkları bölümünde yatıyordu. Çok ağır, tedavisi olmayan hastalıklarla mücadele ediyordu gene. Eşi Barihüda Hanım daima yanı başındaydı. Keza ona hizmet etmekten ibâdet edercesine zevk aldıklarını hissettiğim pek çok öğrencisi de hep odada ya da koridorlardaydılar. Ahmet Özhan, Filiz ve Ömer Şatıroğlu,  Necati Çelik ve diğerleri…

O, ise çok büyük sıkıntılar, acılar çekiyor olmasına rağmen huzur içinde yatağında yatıyordu. Damarlarında serumlar, ilaçlar, sondalar, burnunda oksijen kateteri vardı ve artık bu dünyadaki son saatlerini yaşıyordu. Ama yüzü nur içinde, gözleri pırıl pırıldı, dudaklarında hep bir gülümseme vardı sanki.

Ben onunla hastalıkları sırasında çeşitli zamanlarda birlikte olmuştum, bir an için olsun, bir kere olsun ümitsizlik, oflama, sızlanma, şikâyet… duymadım. Her rahatsızlığının bir imtihan olduğunun bilincindeydi.

"Allah bana ikinci bir ömür ikram etti, benim ona hizmetle mükellef olmaktan başka yapacak şeyim yok" derdi. Çünkü, 1975 yılında konser vermek üzere Paris’e davet edilmiştir. Hazırlıklar tamamlanır ve tam yola çıkılacakken bir kaza olur ve udu kırılır. Kendisininkinden başka bir udu çalmayan Cinuçen Hoca, ustasına koşar. Ancak, udunun aynı gün içinde tamiri mümkün olmadığından bileti iptal edilir ve yolculuk ertesi güne kalır. Hoca’nın udunun kırılması yüzünden binemediği uçak Paris yakınlarında düşer ve uçaktaki herkes ölür.

Birçoklarınızın adını bile duymadığınızı, kim olduğunu bilmediğinizi sandığım Cinuçen Tanrıkorur, 20. yüzyılın en önemli kültür adamlarından biriydi ve gerçekten de farklı bir insandı.

Onu 1974 yılı temmuz ayında Marmara Adası’nda Aba Motel’ de tanıdım, benim musiki ile ilgilendiğimi öğrenince çok memnun olmuştu. Tıbbiye ikinci sınıfta idim ve Süheyla Altmışdört idaresindeki Üniversite Korosu’ na devam ediyordum, ud çalıyordum.

O birkaç gün içinde benimle meşgul oldu, orada ondan ilk musiki bilgilerini aldım. Boş bir dosya kâğıdına eliyle porte çizdi, bana makamları, usulleri anlattı ve ayrılırken de “Bana bir resmini gönder” diye de sıkı sıkı tembih etti, “Sana bir sürprizim olacak” dedi.

İstanbul’a gider gitmez vesikalık bir resmimi gönderdim ve merakla beklemeye başladım. Birkaç ay sonra posta ile büyük bir zarf geldi. İçinden mektubu ve bir gazete çıktı. O zamanki Dünya gazetesinin musiki sayfasına beni metheden bir yazı kaleme almıştı. Ne kadar mutlu olduğumu, sevinçten havalar uçtuğumu dün gibi hatırlıyorum. Adım ve resmim ilk defa bir gazetede yayınlanmıştı.

Sonra Hoca ile hep irtibatta kaldık ama çok fazla görüşme imkânımız olmadı. O, o zaman Ankara’ da idi, biz İstanbul’ da ikamet ediyorduk. Birkaç defa Kubbealtı Cemiyeti’nde verdiği konser ve yaptığı konuşmalara katıldığımı hatırlıyorum.

Senelerce bir irtibatsızlık oldu ama İstanbul’ a gelip Soyak Sitesine yerleştikten sonra çok sık görüşmeye başladık. Biz de oraya çok yakın bir yerde Merdivenköy’ de oturuyorduk. Evimizi birkaç defa da teşrif etti, Selma ve Reha Sağbaş, Fahrettin Çimenli ile beraber olduğumuz güzel günlerimiz gecelerimiz oldu. Onun udunun ve sesinin evimizde yankılanması hâlâ kulaklarımda.

O senelerde Cerrahpaşa’ da doçenttim ve Hoca’ yı kontrolleri için Cerrahpaşa ve Çapa’ ya hep ben götürüp getiriyordum. Yolculuk sırasındaki konuşmalarından çok istifade ederdim. İlk İtalyanca derslerini de bu seyahatler sırasında aldım. O benim için “un grande amore e niente più” idi.

Cahit Gözkan Hoca Çiftehavuzlar’ daki, kemani Muammer Gerekli Erenköy’ deki evlerinde iki haftada bir cuma günleri musiki toplantıları yaparlardı ve o toplantılara Safiye Ayla’ dan Müzeyyen Senar’a Samahat Özdenses’ ten İnci Çayırlı’ ya Niyazi Sayın’ dan Fahrettin Çimenli’ ye Selahattin İçli’ den Cansın Erola’a kadar musikimizin dev ses ve saz sanatçıları katılırdı. Bu gecelere de birkaç defa beraber katıldık.

***

Onu, Beşir Ayvazoğlu’nun şu sözleri ne güzel anlatır:

‘’…yürüyüşünden dinleyicilerini selamlayışına, pantolonunun ütüsünden saçlarını tarama biçimine, kelimeleri telaffuzundan kurduğu cümlelere kadar, her şeyi, her jesti, hatta her mimiği, milimetrik olarak hesaplanmış gibi ölçülü biçiliydi. Ve usta parmakları zarif hareketlerle ud'un tellerinde gezinmeye başlayınca, salon çok farklı bir mızrabın etkileyici titreşimleriyle doldu. Yeni ve çok farklı bir icra idi, ama dikkatle kulak verirseniz, kadim bir geleneği, tarihin derinliklerinden gelip sizi kalbinizden yakalayan esrarengiz bir tını olarak duyabiliyordunuz.’’

GÜNAYDINIM, NARÇİÇEĞİM, SEVDİĞİM

Halkımız tarafından en çok tanınan eseri kürdilihicazkâr makamında bestelediği sözleri Fevzi Halıcı’ ya ait olan şarkıdır.

Şavkıması, sana doğru yolların,
Sana doğru, denizlerin çağrısı,
Çırıl çırıl ötelerde bir güzel,
Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim..

Çıkmaz sokaklarda bu minyatür kim?
Bu göğüs kim, ya bu gözler, bu saçlar?
Uzak bir özlemde ayak seslerin,
Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim..

Bu yıldızlar doğan günü çağrışır,
Bu gündüzler gözlerini çağrışır,
Ya kimlere verdin avuçlarını?
Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim..

Vurdum tellerine seni, sazımın,
Sende anahtarı, alın yazımın,
Yağmur yağmur serpil yalnızlığıma,
Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim..

Benim en çok sevdiğim eserlerinden biri de Nisan Yağmuru isimli, güftesi Güngör Fahri Tüzün’e ait olan şarkısıdır:

Camlarda nakışlar belirirken yine yer yer,
Hep aynı nisan yağmurunun damlalarından,
Durmuş gibidir sanki zaman pencerenizde...
Bir çağrışımın böyle yaygınlaştığı her an,
Hep aynı hayal belli-belirsiz görünür de,
Efsanelerin çizdiği çehrendeki müjde,
Yağmurla yıkanmış camın ardında gülümser.

Son söz Hilmi Yavuz’dan olsun:

‘’Cinuçen Tanrıkorur' un o elmas melodileri, şimdi, gemiler geçmeyen bir ummanda değil, kalbimizin tâ derinliklerinde çalıyor. O bizim için büyük ve aziz bir ölüdür, kalbimizde yaşayan.’’

Siz de yorumunuzu paylaşın:

Yönetici (Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta) olarak giriş yapılmış. Yönetici olarak yorum yazabilirsiniz.
Çıkış Yapmak için tıklayın »