AŞILARIN İÇERİKLERİ VE AŞILARLA İLGİLİ BİLİMSEL ÇALIŞMALAR

Yazı Fontunu Büyült Yazı Fontunu Küçült Yazı Fontunu Sıfırla
kasa fişi

Doç. Dr. Cüneyt Konuralp‘ in yazısı:

Muhtemelen hepiniz biliyorsunuz; Merih Hanım’ın “www.glutensizdunya.com” sitesinde paylaştığım yazılarım kendisi de dahil olmak üzere bazı dostlarımın ve Hayy Yayıncılık grubunun ısrarları üzerine daha çok kesime ulaştırılması amacıyla tekrar derlenmiş ve Ocak 2023’te “Bağışıklığın Arka Bahçesi: ‘Bilim’in Gerçeklerinden ‘İlim’in Hakikatlerine” başlıklı kitabım ile sunulmuş idi.

Bu kitapta, sitedeki 13 yazıya ilaveten “Long Covid” ile ilgili bir yazı (ve ek olarak bu konularla ilgisi olmayan iki farklı yazı) bulunuyor, ayrıca önsöz ve sonsöz kısımlarında da bağlantılandırıcı bilgiler var.

Telif hakkı Hayy Yayıncılıkta olduğu için “Long Covid” yazısını (ki çok önemli bilgiler içeriyor) Merih Hanım’ın sitesinde veya başka bir yerde yayınlayamayız. Dolayısı ile, bu yazıya ancak kitaptan ulaşabilirsiniz.

Toplam 14 farklı yazı ile verdiğim bilgiler sonrasında, kaleme alıp almama konusunda epey düşündüğüm bu okuyacağınız yazıya da girişme kararı verdim. Yalnız öncesinde, diğer yazıları okumadığınız takdirde bu yazının size ağır gelebileceğini veya bağlantıları kurmada zayıf kalabileceğinizi belirtmem gerek.

Yazı iki ayrı konudan oluşuyor ve sahip olduğum bazı bilgileri bu zamana kadar paylaşmamış olmamın vicdani muhasebesi ve savaşı sonrasında kaleme alındı. Lütfen, her zaman dediğim gibi, öncelikle yazarı bir kenara bırakın ve yazıyı herhangi bir pozitif veya negatif ön yargı olmadan, kendi akıl ve mantık süzgecinizden geçirerek okuyun ve nihai değerlendirmenizi ona göre yapın…

AŞILARIN İÇERİKLERİ:

Hatırlayacağınız üzere, daha önceki yazılarımda Covid dahil olmak üzere istisnasız tüm aşıların korunma sağlamayı amaçlayan hedef antijenler dışında, konu ve hedefle alakasız olan, çok sayıda antijen (biyolojik artıklar) içerdiğini ve en büyük zararın da bunlardan kaynaklandığını anlatmıştım. Konu hakkında ana bilgileri eski yazılarımdan almış olduğunuz bu aşamada, bahsettiğim bu “konuyla alakasız antijen”leri veya “biyolojik artıklar”ı açmak istiyorum… Detaya girdiğim zaman ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Size bunun izahını aşıların üretim aşamaları üzerinde yapmam gerekiyor.

İnfeksiyon hastalıkları için geliştirilen aşılar, korunma sağlayacak amaç (bağışıklık oluşturulacak hedef) açısından üç grup kabul edilir: Bakteri için, Virüs için ve Toksoid (bakterilerin salgıladığı bazı zehirler [Difteri, Tetanoz aşıları gibi]) için… Bildiğim kadarıyla Mantar, Riketsiya, Klamidya, Mikoplasma ve Parazit için aşı geliştirilmemiş veya deneysel olarak üretildi ise de uygulamaya sokulmamış (neyse ki)…

Bakteri ve Virüs aşıları ilgili patojenin tümünü (a- tamamen öldürülmüş [örnek: Sinovac, Turkovac] veya b- zayıflatılmış olarak [örnek: Covi-vac]) veya sadece antijenik olarak önemli görülen bir kısmını (subunit) [örnek: Epivac Corona] içerebilir. Virüs aşıları için bunlara ilaveten iki farklı opsiyon daha vardır: Viral vektör dediğimiz yöntemle üretim [örnek: Johnson and Johnson, Astra Zeneca, Sputnik] veya virüsün hedef antijeninin kodunu içeren mRNA aşısı [örnek: Moderna, Biontech] (güncel olduğu için örnekleri özellikle Covid aşıları üzerinden verdim)…

Bunlarla ilgili hiçbir teknik detaya girmeyeceğim. Ancak sadece şunu bilmenizi isterim ki ister bakteriyel, ister viral isterse toksoidal aşı (ve hatta konumuz dışında olmakla birlikte “Kanser aşıları”) olsun ve hangi teknikle üretilirse üretilsin, kaçınılmaz olarak milyonlarca konuyla alakasız antijen (biyolojik artık parçacıkları) ve kimyasal madde, enjekte edilecek aşı karışımının içinde olacaktır.

İşte şimdi size bu karışımın içindeki biyolojik parçacıklar (ve kısmen de olsa bazı kimyasallar) hakkında bilgi vereceğim. Aşağıda yazılanları okurken aşı ‘ürünü’ne karışmış olan her bir konuyla alakasız antijen ve kimyasal madde ile ilgili olarak, bedenimizde tetiklenebilecek “otoimmünite” ve “alerji” (ikisinin gelişimi tamamen farklı mekanizmalarla, lakin aynı molekülle alakalı olarak sadece biri veya ikisi birden gelişebilir) olasılıklarını da düşünmenizi rica ediyorum…

Şimdi bir Virüs aşısının nasıl üretildiğine bakalım. Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim; virüs diye bir patojen türünün (canlı toksinin) olup olmadığı önemli değil. Ona takılmayın şu anda… Sonuçta, virüs olarak kabul edilen partikülle (cansız toksin) ilgili bir aşı üretiliyor ve hastalara enjekte ediliyor. Konumuz bu…

1- Öncelikle hedef virüsü izole etmemiz lazım. Bu maalesef öyle çoğunuzun zannettiği veya umduğu bir şekilde olmuyor. Bundan sonraki satırların hiçbiri hoşunuza gitmeyecek. Sıkı durun…

Hedef virüsü (ki hedef bakteri ve hedef toksoid için de bu aşama aynıdır) izole etmek için ilk olarak bu virüsle infekte olduğuna klinik ve bir takım laboratuvar teknikleri ile kanaat getirdiğiniz bir insanın mukus (burun akıntısı, balgam, yara akıntısı gibi) veya idrar veya bazı vakalarda gaita örneğini alıyorsunuz. Veya önce hasta olduğunu bildiğiniz bu kişiden aldığınız örneği bir hayvana enjekte edip o hayvanın hastalık belirtilerini göstermesini bekliyor ve sonrasında o hayvandan tükürük, idrar, yara akıntısı, kan gibi bir örnek veya bazı durumlarda öldürerek doku örneği (beyin dokusu, karaciğer dokusu gibi) alıyorsunuz.

Bu örneği hemen buzdolabına koyuyorsunuz. Sonuç itibari ile, aldığınız örnekte hedef virüsle [veya bakteri ile veya o bakterinin hedef toksini ile] birlikte (artık onun kesin olduğunu varsayıyoruz) yukarıda bahsettiğim konak canlılara ait bir sürü hücre ve bu hücreleri muhtemelen infekte etmiş bakteri, virüs, mantar, Parazit, Klamidya, Riketsiya, hücrelerarası sıvıda dolaşan her türlü molekül vs. de kaçınılmaz olarak bulunuyor. Bunu bir kenara yazın.

2- Daha sonra genellikle Maymunun böbreğinden alınmış (insana genetik olarak daha yakın ya) bir doku örneği veya tavuk yumurtasından alınmış civciv embriyo hücrelerinden bir doku kültürü hazırlanıyor. Ancak, bu doku kültürüne, sürekli bölünebilmeleri için hücreleri mutasyona uğratan, kanserleştiren bazı kimyasallar ekleniyor. Burada da kulağa hoş gelmeyen bir şeyler var.

3- Bu kültüre, çoğalan hücrelerin düzenli olarak tek bir hat (tabaka) halinde sıralanacak şekilde kalmalarını sağlamak için Tripsin adı verilen bir sindirim enzimi ekleniyor. Tripsini mide dışında bir yere verirseniz toksik olduğunu belirtmeme izin verin.

4- Sonra bu kültürü beslemek için et suyu ve şekerden zengin bir besiyeri ortamı oluşturuluyor. Et suyu demek, yine bir sürü alakasız protein ve belki de bir takım hücre parçaları demek.

5- Birinci maddede aldığımız ve buzdolabında sakladığınız örnek var ya, şimdi onu buzdolabından alıyor, bu doku kültürünün üstüne ekliyor ve ılık (37 Co‘lik) enkubasyon dolabına geçiriyorsunuz. Burada kimsenin önemsemeyeceği, ancak benim işaret koyduğum bir ısı şoku olayı var (ki ileriki aşamalarda da ısı şokları olacak). Bu da aklınızın bir köşesinde kalsın.

6- Bir saat beklettikten sonra bu karışımı mikroskopla inceliyorsunuz. Eğer hücrelerin yarıdan fazlası bozulmaya başlamış (yani sitopatik etki dediğimiz değişim başlamış) ise, bu ekimin başarılı olduğunu gösteriyor. O bozulmuş hücrelerin ağırlıklı olduğu bölgelerden örnekler alıp daha önce -70 derecede bekletilmiş olan doğmamış bir sığır (fetal bovine) serumuna ekliyorsunuz. Bu sıvıya artık aşı izolatı veya pelleti adını vereceğiz. Başka bir ısı şoku olayı dışında karışımımıza eklenen konuyla alakasız yeni antijenleri ve molekülleri de not ettiniz, değil mi?

7- Bu maddede daha çok sarsılacaksınız. Birkaç opsiyon var burada… Sadece üç tane örnek vermekle yetineceğim. Bakalım içlerinden hangisini tercih edebileceksiniz:

a- Laboratuvarda, en az 60 yıl önce bir insandan (kadından) elde edilmiş olan bir kürtaj materyali, yani doğamamış bir bebek parçası var. Bunun hücreleri bir takım besi yerleri ve kimyasallarla canlı tutuluyor ve günümüze kadar doku kültürü olarak saklanıyor. İşin insani yönü ayrı bir konu tabii. Buradaki yine sürekli bölünmeye zorlanan fetal hücrelerle (ki bunlar da bazı bakteri, virüs, mantar vs. ile infekte olmuş olabilir) ve besi yerleri ile ve kimyasallarla karışıma eklenecek konuyla alakasız protein ve molekülleri hayal edebiliyor musunuz?

b- 1962’de Afrika Yeşil Maymununun böbreğinden alınan ve yine günümüze kadar yukarıda belirttiğim yöntemlerle yaşatılan bir hücre kültürümüz var… Burada da konu dışı antijen listesine bir sürü şey ekleniyor..

c- 1958’de yavru bir özel İngiliz tipi Köpeğin (Cocker-Spaniel) böbreğinden alınan ve yine günümüze kadar kanseröz hale getirilerek yaşatılan doku kültürümüz var… Bir sürü alakasız antijen ve toksin…

Bunlardan beğendiğiniz birine (veya benzeri teknolojiyle üretilen bir başka çeşit doku kültürüne) 6. maddede ürettiğiniz izolatı ekliyorsunuz. Bu izolatın seçtiğiniz hücre kültürüne iyice nüfuz ettiğine ve bölünen hücrelerle daha da çoğaldığına emin olacak kadar beklemeye geçiyorsunuz.

8- Daha sonra bu kültüre Benzoaz adı verilen ve DNA ve RNAları parçalayan bir enzim ekliyorsunuz ki ortada bunlardan kalmasın. Yalnız bu Benzoaz E. coli bakterisinden Genetik Mühendislik yolu ile üretilmiş oluyor… E. coli parçalarının da bu vesile ile karışıma eklendiğini varsaymamız lazım…

9- Tüm hücreleri inaktive etmek ve çalışmaz hale getirmek ve toksinleri de etkisiz hale getirmek için Formaldehit (veya Glutaraldehit) ekliyorsunuz… Off… Öyle bir zehirdir ki o… Listeye ekleyin.

10- Şimdi filtreleme (filtration/clarification) ve konsantre etme (concentration) zamanı. Yüksek hızlı (20.000-100.000 dönüş/dk. arası) santrifüj cihazı ile iri parçacıkları ince parçacıklardan ayıran bir işlem yapılıyor. Bununla belki iri parçacıklı moleküllerden kurtuluyoruz; ancak muhtemelen bazı hücrelerin parçalanması ve içeriklerinin karışıma geçmesi de kaçınılmaz oluyor. Bunlar da konuyla alakasız yeni antijenler demek… Santrifüj sistemi dışında başka filtreleme yöntemleri de kullanılıyor. Ancak, hiçbiri yeterli ayıklamayı yapamıyor.

11- Tekrar Benzoaz ekliyorsunuz ki karışımda kalmış olabilecek Maymun/Civciv/İnsan vs. hücresi kaynaklı DNA ve RNA parçaları da sindirilsin… Biraz daha E. coli parçası… Ha bu arada şunu da belirtmeliyim: En azından aşıların içinde yabancı DNA ve RNA kalmıyormuş diye sevinmeyin. Çünkü bu işleme rağmen aşıların içinde DNA/RNA kalıntılarının bulunduğunu gösteren çalışmalar var…

12- Saflaştırma (purification), yani hedef içerik dışındaki molekül ve partikülleri ayıklamak için değişik yöntemler kullanılıyor. Bunların bazılarında farklı kimyasal maddeler kullanılabiliyor ki, ister istemez bu kimyasallar da sıvının içeriğine eklenmiş oluyor. Veya kimyasal madde kullanmadan farklı teknolojiler de kullanılabiliyor. Sublimasyon, kristalizasyon, distilasyon dışında, ultraviyole absorbsiyon, elektroforetik veya manyetik yöntemlerle yabancı molekülleri ayırmaya, dışarı almaya çalışıyorlar… Ancak, hangi yöntem ve teknoloji kullanılırsa kullanılsın, maalesef hedef antijen dışında birçok başka antijenin ve kimyasalın aşı olarak kullanılacak karışımda kalmasına engel olunamıyor. Günümüzün en ileri teknolojiler dahi bu kaçınılmaz ayıklayamama problemine çözüm bulamıyor…

13- Son olarak, elde edilen karışıma bazı ek kimyasallar ilave ediliyor:

a- Depo/raf ömrünü uzatmak ve taşınma sırasında korunması amacıyla (stabilizerjelatin (alerjik reaksiyon oluşturmaya çok yatkın) veya Albümin ekleniyor. Albümin ya başka insanların kanından üretiliyor (off, yine bir sürü hücre parçası ve belki de bakteri, virüs, parazit, vs. parçaları + kimyasallar eklenecek) ya da genetik mühendislik ile bazı mantar kültürlerine ürettiriliyor (Mantar, besi yeri, bir sürü kimyasal ve mantarı infekte etmiş olabilecek başka patojen parçaları…).

b- Aşı içeriğini bir arada tutmak için (emulsifierPolisorbat 80 adlı gıda katkı maddesi olarak da kabul edilen bir kimyasal ekliyorsunuz.

c- Asit-baz dengesini korumak için (tamponadBorax (Sodyum Borat) veya Trometamin ekliyorsunuz.

d- Bağışıklık sisteminin ekstra uyarılması için (adjuantAlüminyum tuzları ekliyorsunuz. Ah Alüminyum… Çok sıkıntılı…

e- Kontaminasyonu, yani harika bir besi yeri ortamı oluşturan aşı karışımında dışarıdan bir bakteri girişini/üremesini önlemek için (preservative) bir cıva (Mercury) bileşiği olan Thimerosal ekliyorsunuz. Çok toksik bir molekül… Ancak, aşıların esas zararlı olmasının sebebini neredeyse sadece cıvaya bağlayarak olayı basitleştiren insanların tepkilerini azaltmak ve onları susturmak için artık çoğu aşıya cıva eklenmiyor. Buna karşılık hemen tüm aşılara aynı amaçla antibiyotikler (Neomisin, Kanamisin, Streptomisin gibi) ekleniyor. Antibiyotiklerin çoğu baz olarak mantar zehiridir.

14- Mevcut sıvı flakonlara veya hazır enjektörlere konuyor ve aşının özelliğine göre değişen saklanma koşulları ile (ki bazen bu -70 derecede saklama gibi pratik olmayan, aksama ihtimali yüksek ve ısı şokunun da kralını yaşatan şartları da içerebilir) muhafaza ediliyor, ilgili depo ve sonrasında merkezlere naklediliyor. Aşının yapıldığı ana kadar da son kullanma tarihinin geçmemiş olması ve taşıma-saklama zincirlerinde bir hata yapılmamış olması gerekiyor. Bu konuda bir hata yapıldı ise, pratik olarak bunu anlamanın bir yolu da yok…

Farklı aşılar için farklı teknik, kimyasal ve prosedürler uygulanabilir. Üretimle ilgili olarak yukarıda verdiğim liste size bir fikir vermiş olsun (tabii, bir de mRNA aşılarındaki Grafen meselesi ve diğer bazı nanopartikül uygulamaları var). Detaylara değil, vermek istediğim mesaja takılın lütfen…

Bu arada, bazı aşıların tek olarak satılmadığını ve piyasada ancak kombine olarak bulunabildiğini (mesela Difteri [toksoid] + Tetanoz [toksoid] + Boğmaca [bakteriyel] + Hemofilus Influenza Tip B [Bakteriyel] + Poliomyelit [viral]) hatırlatmak isterim. Bir aşının nasıl hazırlandığını, her seferinde kaçınılmaz olarak hedef antijenler dışında neler eklendiğini yukarıda yazdım. Farklı teknoloji ve farklı hücre kültürleriyle hazırlanan beş farklı aşının tek bir tüpte toplanmasından ve bu inanılmaz karışımın enjekte edilmesinden bahsediyoruz… Hem de bunun henüz adaptif bağışıklık sistemi gelişmemiş bir bebeğe 2. veya 3. aydan itibaren ikişer ay ara ile üç kez yapıldığını düşünün…

Her neyse… Bunu düşünmemeye çalışalım şimdilik… Çünkü daha söyleyeceklerim bitmedi. Bu noktada, size 2. ve 7. maddelerde bahsettiğim doku kültürleri ile ilgili biraz daha detay vermek zorunda hissediyorum kendimi. Herhangi bir aşının prospektüsüne bakarsanız hangi doku kültürü kullanılarak üretildiği ile ilgili bilginin yazdığını görürsünüz. Bu bazen anlaşılır bir şekilde yazılıdır, bazen de kafamızı karıştıran ve arada kaynayan tuhaf kısaltmalar şeklinde… Şimdi bu konuda size biraz bilgi vereceğim.

Çok hücreli canlıların hücreleri bütünün içindeki yerleri ve fonksiyonları gereği kendilerine özgü sayıda bölünme/çoğalmaya giderler (in vivo [canlı içindeki] ortamda). Vücut dışında (in vitro [cansız] ortamda) ise bu hücreleri canlı tutmak ve çoğalmasını sağlamak bakteri veya mantarlarınki kadar kolay değildir. Böyle bir ortamda hücreler adeta kendilerini kapamaktadırlar. İnsan veya hayvan organ dokularından alınan kültürlerde (Primer kültürler) ancak bir veya iki nesil sağlanabilirken, neonatal (doğumdan sonraki ilk 4 haftalık dönemdeki) dokulardan alınan kültürlerde (Diploid hücre kültürleri) 5-10 nesile çıkılabilir.  Ancak, alınan doku örneklerinin birtakım kimyasallarla irite edilmeleri veya bazı gen mutasyonlarına maruz bırakılmaları durumunda in vitro ortamda in vivo kanserin eşdeğeri bir durum yaratılmış olur ve hücreler sürekli ve durmayan bir bölünme özelliği kazanırlar. Bu hücrelere “ölümsüzleştirilmiş hücreler” (immortalized [continuous] cells), bu hücrelerin yıllarca yaşatılarak günümüze taşınan kültürleri/nesillerine ise “ölümsüzleştirilmiş hücre kuşakları (veya hatları)” (immortalized [continuous] cell lines) adı verilir. Bu hücre kültürleri (kuşakları) üretici firmalar (American Type Culture Collection [ATCC], LGC Standards, European Collection of Authenticated Cell Cultures [ECACC] gibi) tarafından sürekli çoğaltılarak saklanmakta ve talep eden araştırmacı veya firmalara satışı yapılarak Biyokimya, Hücre Biyolojisi, Biyoteknoloji ve aşı üretimi gibi alanlarda kullanılmaktadır. Aslında kaynaktan (yani yaşayan insan veya hayvandan) alınıp bir deney faresi haline getirilen bu hücreler, ölümsüzleştirilerek insan ve hayvanlar üzerinde etik sebeplerle yapılamayacak birçok çalışmayı bypass etmek için bulunan bir çözüm yoludur. Bu şekilde yapılan çalışmalar ilgili otoriteler tarafından etiğe aykırı bulunmuyor olabilir; lakin ben kesinlikle aynı fikirde değilim.

Ölümsüzleştirme işlemi normal insan ve hayvan hücresi üzerinde yapılabildiği gibi, kanser hücrelerine de uygulanabilir. Kanser hücreleri bu prosedüre çok daha hızlı yanıt vermektedirler. Şimdi bunun bazı örneklerine bakalım (kısaltmalara dikkat; çünkü prospektüslerde daha çok bunları göreceksiniz)…

1- İnsan Hücrelerinden üretilen kuşaklar (Human Cell Lines):

WI-38 (Wistar Institute 38): 1962’de 3 aylıkken kürtajla tahliye edilen bir kız fetusun akciğer dokusundan üretilmiştir. Ailesi çok çocuğu olduğu için kürtaja karar vermiş.

MRC 5 (Medical Research Council 5): 1966’da Psikiyatrik sebeplerle kürtaj kararı veren bir annenin 14 haftalık erkek fetusunun akciğer dokusundan üretilmiştir.

PER C6 (Human Primary Embryonic Retinoblasts Cells): 1985’de kürtajla tahliye edilen 18 haftalık istenmeyen bir fetusun göz hücrelerinden üretilmiştir.

HEK-293 (Human Embryonic Kidney Cells): 1970’li yıllarda kürtajla tahliye edilen bir fetusun Böbrek hücrelerinden üretilmiştir.

2- Hayvan Hücrelerinden üretilen kuşaklar (Animal Cell Lines):

Vero (Verda Reno) cells (African Green Monkey Kidney Epithelial Cells): Japon bir araştırıcı tarafından 1962’de dişi bir Afrika Yeşil Maymununun Böbrek epitel hücrelerinden üretilmiştir. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Kesme şekere damlatılarak ağızdan alındığı için çocukken en sevdiğimiz aşı olan Sabin- Polio (Çocuk felci) ile bu hücrelerden bir güzel almış oluyoruz. Sızıntılı bağırsak sendromu belirtileri de gösteren Otistik bir çocuğun terminal ileumundan (ince bağırsağın son kısmı) alınan bir biyopside, bağırsak mukozasının içinde maymun böbrek hücrelerinin ve bunları çevreleyen, ancak üretim süresince eklenmiş bazı kimyasallardan dolayı parçalama/sindirme işlemini gerçekleştiremeyen çok sayıda immün sistem hücrelerinin görüldüğünü (kronik ve muhtemelen hayat boyu devam edecek olan bir inflamasyon ve bağırsak hasarı) anlatmıştım. Ve düşünün, bu ağızdan verilen tek aşı. Diğer tüm aşılar ise bağırsak sistemi bypass geçilerek direkt olarak iğne ile yapılıyor…

MDCK (Madin-Darby Canine Kidney): 1958 yılında bir İngiliz köpek cinsinin Böbrek hücrelerinden üretilmiştir.

DF (Douglas Foster)-1: 1998 yılında 10 günlük bir civciv embriyosunun fibroblast hücrelerinden üretilmiştir.

OK (Opposum Kidney): 1975 yılında dişi bir keseli Sıçanın Böbrek hücrelerinden üretilmiştir.

Ptk2 (Potoroo Epithelial Kidney): 1962 yılında Minsk Kangurusu Böbrek epitel hücrelerinden üretilmiştir.

3T3 (3-day transfer, inoculum 3×105 cells): 1962 yılında Fare embryonik fibroblast hücrelerinden üretilmiştir.

E (Edinburgh)14: 1985 yılında bir erkek Fare embriyosunun kök hücrelerinden üretilmiştir.

3- Tümör Hücrelerinden üretilen kuşaklar (Tumor Cell Lines):

HeLa (Henrietta Lacks): Kasım 1951’de 31 yaşında Serviks (Rahim ağzı) kanserinden ölen ve beş çocuk annesi Afrika-Amerikalı Henrietta Lacks’tan 8 Şubat 1951 tarihinde hastanın bilgisi ve onayı dışında alınan hücre örneği Biyolog George Otto Gey tarafından canlı tutulmuş ve günümüze kadar getirilmiştir. En eski ve en çok kullanılan insan hücre kültürüdür.

A549 (Alveolar): 1972 yılında Akciğer kanserinden (adenokarsinoma) ölen 58 yaşındaki bir erkek hastanın alveolar basal epitelinden üretilmiştir.

CEM T (veya CCRF-CEM [The Children’s Cancer Research Foundation]): 1964 yılında Akut Lenfoblastik Lösemiden ölen 4 yaşındaki bir kız çocuğun (C. E. M. bu kızın ad ve soyadının başharfleri) T lenfoblast hücrelerinden üretilmiştir.

JM (Jurkat) Cells: 1976 yılında Akut Lenfoblastik Lösemiden ölen 14 yaşındaki bir erkek çocuğun T lenfosit hücrelerinden üretilmiştir.

HuH (Human Hepatoma) 7: 1982 yılında Karaciğer kanserinden ölen 57 yaşında bir Japon erkek hastanın Karaciğer hücrelerinden üretilmiştir.

SK-HEP-1 (Sloan-Kettering- Hepar): 1971 yılında Karaciğer adenokarsinomundan ölen 52 yaşındaki bir erkek hastanın karnındaki assit sıvısındaki endotelyal hücrelerden üretilmiştir.

SC (Scott)-1: 1977 yılında Lenfomadan 67 yaşında ölen bir erkek hastanın B lenfosit hücrelerinden üretilmiştir.

HEp (Human Epidermoid)-2: 1954 yılında Larynx (gırtlak) kanserinden ölen bir hastanın Larynx epidermoid hücrelerinden üretilmiştir.

LMH (Leghorn Male Hepatoma): 1981’de Dietilnitrozamin verilerek Karaciğer kanseri yaratılan bir İtalya tavuğunun Karaciğer epitelyal kanser hücrelerinden üretilmiştir.

Bu noktada size çok özel bir bilgi vereyim. In vivo ortamda kök hücreler (stem cells) de Ölümsüzleştirilmiş hücreler (Immortalised cells) gibi sonsuza dek bölünebilirler, çoğalabilirler. Ancak, bu kök hücre için, çok hücreli bir canlının gelişimi amacıyla gerçekleştirilen ve onun bu fıtratına uygun, fizyolojik bir programdır. Ölümsüzleştirilmiş hücreler ise, birtakım kimyasallarla irite edilerek veya bazı gen mutasyonlarına maruz bırakılarak hayatta kalma (survival) ve türünü koruma programını aktive etmek zorunda kalan hücrelerdir.

Zamanında bir insanın hayatının bir parçası olan ve belki de anılarının bir kopyasını da taşıyan bir hücre grubuna yapılan sonsuz bir işkence… Ölmesine, huzur bulmasına bile izin verilmeyen bu hücreler bilim adına sözde araştırmalarda kullanılıyor, hatta bazı aşıların üretimine hizmet etmek zorunda bırakılıyor. Özellikle HeLa hücrelerinin onu taşıyan kadının bilgisinin ve onayının dahi alınmadan 70 yıldan uzun bir süredir bu işkenceye tabi tutulmasını, adeta zombileştirilmesini ve tükenmeyen bir ürün olarak üzerinden para kazanılmasını bir insan ve hekim olarak ben tasvip etmiyorum ve hatta hazmedemiyorum. Kadından alınıp günümüze getirilen ve ölmelerine hiç izin verilmeyecek olan bu hücreler bazı araştırmalar için uzaya bile gönderildi. Bu satırları okuyan herkesin benim yaptığım gibi -hiç olmazsa bir kez- Serviks kanserinden vefat eden ve hala huzur bulamamış olan Henrietta Lacks’a dua etmelerini rica ediyorum…

Her neyse… Konumuza dönelim… İlk yazımdan itibaren vurguladığım bir şey var. Sürekli olarak aşıların en tehlikeli kısmının biyolojik (ve hedef konuyla alakasız olan) içeriği olduğunu söylüyorum. İçindeki kimyasallar, ağır metaller, nanopartiküller, vs… Onlar da çok ciddi problemler elbette. Lakin, bu zehirlerle baş etmenin yolları var. Aşıya karışan biyolojik artıklar ise tam bir baş belası. Listesini çıkartma şansımız bile yok. Yabancı hücrelerin ve o hücrelerin içindeki muhtemel patojenlerin filtrasyon ve konsantrasyon aşamalarında parçalanma ve içeriklerinin de karışıma eklenmesi söz konusu. Bu da antijenlerin ve toksinlerin çeşitlerini ve sayılarını katlıyor. İmmün sistemin aslında bedenin en büyük toksin temizleme sistemi olduğunu ve mikropları canlı toksin olarak, diğer molekülleri de cansız toksin olarak gördüğünü, ancak sonuçta aynı işlemlerle onları yok ettiğini/zararsızlaştırdığını/ izole ettiğini yazmıştım. Ancak, bir seferde (ve hele çoklu aşılarda) bu kadar çok canlı ve cansız toksinin bedene girmesi, her birinin ayrı ayrı işleme tabi tutulması ve ona göre aksiyon alınması bir bedene yükleyebileceğiniz en yüksek, en volümlü iştir. Eski yazdıklarımı tekrar etmeyeceğim. Sadece bir eklemede daha bulunup burada bırakacağım. Bize Tıp’ta öğretildiği üzere her bir molekülün fiziksel ve kimyasal özellikleri vardır. Ancak, aynı molekülün bir de informasyonal değeri, yani bilgisel bir içeriği de mevcuttur ve bu beden/hücreler tarafından bizim anlayamadığımız mekanizmalarla okunur (moleküllerin beden için başka boyutlarda da değeri vardır; ancak bu yazıda buna değinmeyeceğim). Teknik olarak subliminal mesajdır bunlar aynı zamanda. Bir aşının içinde bu kadar çok organik materyalin olması, çok sayıda informasyonun da bedene girmesi anlamına geliyor. Bunların da her biri işleme alınıyor. Hayatta kalma ve türünü kurtarma programlarını en agresif bir şekilde aktive etmeye zorlanan hücre kuşakları ile üretilen bu aşı karışımlarının içerdiği informasyonları/mesajları biz insanlar için hiç hayırlı görmüyorum. Bu hususa bu kadar değinmekle yetiniyor ve müsaadenizle konuyu burada kapatıyorum…

En başından beri söylediğim şeylerden biri, ‘herkesin kendi (veya yavrusunun) bedenine girecek bir karışımın içeriğini bilme hakkı olduğu’ idi. Dolayısı ile, Hekim arkadaşlarım da dahil olmak üzere herkese soruyorum. Anne karnından çıkışının birinci dakikasında yapılan ve oluşabilecek hangi riski azalttığı bile açıklanamayan Hepatit B aşısı dahil olmak üzere [hakikaten, nedir bu aciliyet!] bebeklik çağımızdan itibaren yapılan tüm aşılarda ve tüm Covid aşılarında yukarıda detaylarını girdiğim sayılamayacak kadar çok organik doku parçasının bulunduğunu daha önce biliyor muydunuz? Eski yazılarımdaki bilgilerin ve burada anlattıklarım ışığında bu organik artıkların ve kimyasalların size, çocuğunuza, hamile eşinize ve doğmamış bebeğinize, emziren anneye olumsuz etkileri olmayacağına emin olabilir misiniz? Böyle bir şeye kim kefil olabilir ve kefil olabiliyorlarsa da neden ‘aşıdan dolayı olabilecek her türlü yan etkide sorumluluğu ben alıyorum’ diye bir “feragatname” imzalamanızı istiyorlar? Ve belki de en kötüsü, nasıl bir Hekim, “Hepiniz köpek gibi aşılanacaksınız!” diye Hekim andını çiğneyecek kadar yukarıda içeriğini açıkladığım bu karışımın bedeninize zorla enjekte edilmesi konusunda tehditkâr, zorlayıcı ve hatta hastalara karşı aşağılayıcı olabiliyor veya nasıl bir Hukuk Profesörü “Aşı olmaya direnenleri gerekirse polisiye tedbirlerle zorla aşılatmalıyız!” diye savunması gereken adalet ve hukuk anlayışına ihanet edebiliyor? Lütfen bu söylediklerimi iyice bir düşünün…

Biz Hekimler -hangi branşta uzmanlaşırsak uzmanlaşalım- doğru bilgiyi araştırmak ve hastalarımıza sunmak zorundayız. Sonrasında verecekleri karara da saygı duymalıyız. Bizim meslekte bir hastanın bilgisi ve özgür iradesi ile verdiği onayı olmadan (şuuru kapalı bir hastada acil durum gibi çok özel vakalar dışında) hiçbir uygulama yapılamaz ve hiçbir ilaç verilemez… Aynı şekilde, hiçbir hukuk devletinde içinde neler olduğunu anlattığım bir sıvı karışımı, kendisinin veya çocuğunun vücuduna girmesini istemeyen birisine polis zoruyla zerkedilemez… Bazı veballer vardır ki, diğerlerine benzemez, tüm insanlığı etkiler; vicdanların taşıyamayacağı kadar ağır, içine alamayacağı kadar büyüktür… Bunu lütfen unutmayalım…

AŞILARLA İLGİLİ BİLİMSEL ÇALIŞMALAR:

Evet… Şimdi, yazının ikinci bölümüne geliyoruz. Covid aşıları üzerinden gireceğim. Önceki yazılarımda yaptığım tüm açıklamaları okuyanların içinde aşı olmamayı tercih eden veya zorlamalar karşısında aşı olup bu konuda tedirgin olduğunu ifade eden insanlarla karşılaştım. Ancak bu insanların bir kısmı şunları söylüyordu: “Yazdıkların güzel, ama yine de beni tatmin etmedi.  Ben aşı olayına inanıyor ve güveniyorum, bunca yıldır bu kadar çok bilimadamı hata yapmış olamaz. Ancak benim tereddütüm mevcut Covid aşılarında araştırma çalışmalarının henüz tamamlanmamış olması. Çocukluk çağı aşılarını güvenle olurum. Covid için ise uzun dönem araştırma sonuçları tamamlanmadan güven duyamıyorum”… Peki, bu konuda hepinizi şoka uğratacak bir cevap gelecek bu yazıda. Lütfen kemerlerinizi sıkın yine…

Aşılarla ilgili araştırmalarda Faz’lardan bahsediliyor biliyorsunuz. Önce hızlıca ve detaylara girmeden bu fazları özetleyeyim:

Faz 0: Preklinik çalışmalardır. Çok küçük dozlarda hayvanlardaki etkilere bakılır.

Faz 1: Aşının farmakokinetik özellikleri (emilim, dağılım, dönüşüm ve atılma gibi süreçler), biyoyararlanımı ve farmakolojik etkileri az sayıda gönüllü insanla araştırılır. Burada amaç güvenilirliği saptamaktır.

Faz 2: İdeal doz saptaması için farklı dozlarla ve daha geniş bir denek sayısı ile yapılır.

Faz 3: Çok daha geniş bir denek sayısı ile plasebo kontrollu çalışma yapılır. Burada esas amaç aşının etkinliğinin kanıtlanması ve yan etkilerin izlenmesidir.

Normal bir süreçte ilk üç fazı tamamlayan ve problem saptanmayan bir aşı adayı, gerekli onayları ve ruhsatı alır ve piyasaya sürülür. Covid 19 aşıları için acil kullanım onayı (ruhsatlandırma değil) Faz 3 tamamlanmadan, ancak Faz 3’ün ön raporları sunulduktan sonra verildi.

Faz 4: Aşı piyasaya (pazara) sürüldükten sonra yapılan her türlü çalışma 4. faz olarak kabul edilir. Genellikle aşının uzun dönem sonuçları ile alakalıdır.

Şimdi birçok insan diyor ki; “Ben hele bir Faz 4 çalışmalarının da sonucunu göreyim, bilim adamları sorun yok desin. Artık o noktadan sonra çocukluk çağı aşılarına nasıl güveniyorsam, Covid aşılarına da o kadar güvenirim.”

Yine peki… Ben devam edeyim… Şimdi size bilimsel araştırmaların en büyük dayanağını oluşturan temel bir bilgiyi veriyorum. Bilimsel araştırmalarda amaç bağımsız değişken (independant variable) olarak seçtiğimiz bir faktörün esas araştırma konumuz olan bağımlı değişken (dependant variable) üzerinde bir etkisi olup olmadığını ve eğer bir etkisi var ise bunun ne yönde olduğunu saptamaktır. Bu prensibe göre, mesela Aspirin diye bildiğimiz Salisilik asitin belli bir dozu bir bağımsız değişkendir. Çalışma yapmak istediğimiz hasta veya hayvan veya invitro deney düzeneğinde incelediğimiz konuların her biri ise (kanın akışkanlığı, trombosit kümelenmesi, kalp krizi sayısı gibi) bağımlı değişkendir. Bu sonuçlar genellikle bağımsız değişkeni “plasebo” olan bir başka grubunkilerle de karşılaştırılarak çıkacak istatistiki sonuçlara göre bazı spekulasyonlar yapılır… Siz yukarıdaki örnekte Asprinin dozunu veya veriliş şeklini değiştirirseniz veya başka bir ilacın belli bir dozunu çalışmaya eklerseniz, artık yeni bir bağımsız değişkene göre de araştırma yapıyorsunuzdur. Zaten genellikle dozlama veya ilaçların birbirlerine göre avantaj/dezavantajlarının araştırılmaları da böyle yapılır. Bu arada, bilimsel araştırmaların nasıl yapılması gerektiği ile ilgili daha farklı ve ekstra bilgiler edinmek ister iseniz, kitabımda veya Merih Hanım’ın sitesinde bulunan “Plasebo, nosebo ve sebo” ile ilgili yazımı (10. yazı) okumanızı özellikle öneririm ve hatta okudu iseniz dahi tekrar bir üstünden geçin derim. Ayrıca, 5. yazımda da bu konuda genel bilgiler bulabilirsiniz.

Neyse… Bağımlı/bağımsız değişkenlere geri dönelim… Eğer matematiksel olarak ifade etmek gerekirse; bir y = f(x) fonksiyonunda veya denkleminde x bağımsız değişkenle (sistemin üzerine yapılan spesifik bir etki, değişiklik), y ise bağımlı değişkenle (gelişen durum, netice) temsil edilmektedir. Eğer bağımsız değişkenin (x) varlığı/uygulanması bağımsız değişkenin (y) üzerinde bir değişikliğe yol açıyorsa, araştırmanız hem bu bağlantının varlığını hem de nasıl ve ne yönde bir değişikliğe yol açtığını gösterecektir. Ancak, unutmayın ki eğer sisteme farklı bir bağımsız değişken ekler/uygular iseniz, artık daha farklı bir y = f(x) fonksiyonu veya denklemi ile muhattapsınız demektir. Dolayısı ile, birbirine benzer de olsa, aynı türde olmayan iki veya daha fazla farklı faktörü veya aynı türün farklı miktarlarını veya farklı uygulanmış hallerini aynı anda, aynı sistemde (grupta) test edemezsiniz. Çünkü her bir bağımsız değişken çeşidi için ayrı bir ilişki/denklem söz konusudur. Farklı bağımsız değişkenleri aynı anda uygulamaya kalkarsanız, matematiksel olarak bağımlı değişkenle olan gerçek ilişkiyi bulabilme/gösterebilme şansınız ortadan kalkar. Bir başka deyişle, bir ilişki tespit etseniz bile, bulduğunuz ilişki/denklem sistemde aynı anda test etmeye kalktığınız bağımsız değişkenlerin her birinin temsil ettiği ilişki/denklemden kesinlikle farklı çıkacak ve hiçbir şey ifade etmeyecektir… Burada biraz kafanız karışmış olabilir. Endişelenmeyin ve sabredin; yazı bittiğinde her şeyi anlamış olacaksınız…

Şimdi bu bilgiyi Covid aşıları üzerinde uygular isek; mesela, Biontech aşısının bugün pratikte kullanılan dozu bağımsız değişken [x], çalışmaya katılan hastalar üzerinde incelediğimiz yan etki ve zararların her biri ve Covid’e yakalanma sayısı, Covid’in hangi ağırlıkta geçirildiği gibi parametreler de bağımlı değişkenler [y]dir.

Yani sonuç itibari ile, aşılarla ilgili bir araştırma yapmak istiyorsanız, öncelikle elinizde -aynen mesela 75 mg.’lık Salisilik asit örneğinde olduğu gibi- karar verilen bir dozda belli bir formüle sahip bir aşının olması ve çalışma grubundaki istisnasız herkese bu özel formüllü aşının [x] yapılması gerekir ki, hastalar üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini [y] saptayabilelim.

Bakın… Bu anlattığım husus çok önemli ve maalesef ve ne kadar acıdır ki, akademik titr sahibi olmasına rağmen bu temel prensipleri kavrayamayan bir sürü insan var. O yüzden -ve belki de sizleri bıktırma pahasına- aynı bilgileri farklı cümlelerle tekrar tekrar vereceğim…

Evet, yukarıda da izah ettiğim üzere, bilimsel araştırmaların temeli her şeyi (tüm faktör ve değişkenleri) aynı/sabit tutarken (yani başka hiçbir şeyi değiştirmeden) sadece bağımsız değişkeni [mesela, burada belli bir aşının belli bir dozu] sunarak bunun araştırdığımız parametreler (bağımlı değişkenler) üzerinde [mesela, burada hedef hastalıktan koruma oranı, otoimmünite, toksik yük, …] bir değişikliğe yol açıp açmadığını saptamaktır. Tabii ki biyolojik çalışmalarda ve özellikle de in vivo ortamda ve insan faktörünün olduğu klinik çalışmalarda ‘diğer her şeyi’ sabit tutmak imkansızdır. Ancak, bilimsel çalışmalar için bu konuda da ‘kabul edilebilir’ standartlar belirlenmiştir ve aynı zamanda çalışma ve plasebo gruplarındaki insanların demografik (yaş, cinsiyet, ırk, psikolojik karakteristikler, …) ve diğer bazı özellikleri (genel sağlık durumu, beslenme alışkanlıkları gibi) arasında istatistiki olarak bir fark olmadığını da göstermeniz gerekir, vs… Ancak, benim burada söylediğim farklı bir şey… Kabul edilen standartlar içinde, çalışma ve plasebo grubunda her türlü faktörü sabit hale getirdikten sonra, bağımsız değişkeni uygulayıp bu uygulamadan sonra araştırdığınız konularda (bağımlı değişkenlerde) bir fark oluşup oluşmadığına bakacaksınız ya… İşte burada siz herkese farklı bir bağımsız değişken (mesela aşı karışımı) uygularsanız, çıkacak sonucu nasıl yorumlayabilirsiniz? İnanın bana, aşı yaptığınız her bir hastayı ayrı ayrı takip etseniz (yani vaka takdimleri yapsanız) dahi elde edeceğiniz veriler daha güvenilir olur. Ancak, milyonlarca farklı karışımı tek bir karışımmış gibi kabul edip onun istatistik sonuçları üzerinden spekülasyon yapmaya kalkarsanız, sadece kendinizi (ve tabii ki sizlere güvenip o çalışmaları sonuçlarını kabul eden insanları) aldatmış olursunuz.

Araştırmalarda her bir deneğe aynı bağımsız değişkenin uygulanması esastır, yani bağımsız değişkendeki en ufak bir değişiklik dahi ‘standartlar içinde’ veya ‘kabul edilebilir bir sapma’ olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla, uygulanan bağımsız değişkenle ilgili olarak en ufak bir değişiklik yaparsanız (içerik, doz, form (krem, suspansiyon, tablet gibi), veriliş şekli [ağızdan, cilde sürülerek, kas içi enjeksiyon gibi]), bu artık farklı bir bağımsız değişken olarak kabul edilir. Bu durumda ya bu vakalar çalışmadan çıkartılır ya aynı çalışma içinde araştırılacak başka bir bağımsız faktör olarak kabul edilir ya da başka bir araştırmaya konu edilebilir.

Bu kadar bilgi ve açıklamadan sonra hazır olduğunuzu düşünüyorum. Artık bombayı patlatabilirim ki zaten yukarıda bu işi yaptım bile. Sadece açık ve kesin bir cümleye dönüştürmek kaldı… Hazır olun… Covid’inkiler dahil olmak üzere hiçbir aşı ile ilgili hiçbir bilimsel çalışma (Faz 0, 1, 2, 3 veya 4 düzeyinde) yapılamaz ve ne yazık ki -bu sebeple- bundan önce bilim tarihinde günümüze kadar yapılmış olan tüm aşı çalışmaları da geçersiz ve yorumlanamaz durumdadır.

Bu çok iddialı cümleyi neden ve neye dayanarak kurduğumu yukarıdaki bilgiler eşliğinde açıklayayım. Yazının başında bir aşının nasıl üretildiğini aşama aşama anlattım. Farklı aşı türleri ve aynı aşı türünü hazırlayan farklı aşı firmaları çok farklı uygulamalar yapıyor. Onu geçtim. Aynı firmanın kendi ürettiği tek bir aşıya odaklanalım. Mesela, Sinovac… Yukarıda anlattığım aşamalarda hani hep bir kenara yazın dediğim kısımlar var ya, isterseniz tekrar gözatın o kısımlara… Hiçbir kontrol ve sayımımızın olmadığı milyonlarca hücre parçaları (bakın hücre demiyorum, hücre parçaları diyorum) ve bu hücrelerinin içeriklerinin (organeller, stoplazma ve kendilerini infekte etmiş olabilen tüm patojenler ve onların da içerikleri dahil) bu aşı karışımının içinde… Ne içindeki kimyasalları ne de biyolojik molekülleri biliyoruz. Sadece korumak istediğimiz Coronavirüsün inaktive edilmiş halinin bulunduğunu teyit etmişiz (artık bu teyide güveneceğiz). Yanında gelenlerle ilgili -tekrar ediyorum- ne bilgimiz ne de kontrolümüz var. Ancak, flakonlara doldurulmadan önce farklı sortilerde üretilen (normal ilaçlardaki lot numarasının karşılığı diyelim) aşı karışımları kesinlikle ve kesinlikle birbirinin aynısı olamaz. Hatta aynı sortide çıkmış olan farklı flakonlarda bile muhakkak farklı antijen ve moleküller vardır.

Daha da ötesi… Bir flakondan sanıyorum 6 hastalık (dozluk) aşı çıkıyor. Flakonu sallayıp 6 farklı enjektöre çektiğinizde bile muhtemelen bazı hücre fragmanları bir enjektörde çeşit ve sayı olarak diğerindekine göre az veya fazla olacaktır. Bir başka deyişle, herhangi bir flakondan çekmiş olduğunuz bir aşı karışımının birebir aynısını aynı flakondan çektiğiniz diğer bir enjektörle bile elde edemiyorsunuz. Yani, “üreticiden aldım bir tane, Sağlık Ocağı’na geldim bin tane” durumu var… İnanın bana, her bir enjektörün içeriğinin bire bir aynısının dünyadaki bir başka enjektörde olması olasılığı bir avuç kum rastgele yere saçıldığında kumların atan kişinin imzasının mükemmel bir şeklini alması ihtimalinden bile çok çok daha düşük. Üstelik, elimizde tuttuğumuz enjektörün birebir aynısını yapabileceğimiz bir teknoloji olmadığı gibi, o enjektörün içinde tam olarak neler olduğunun bir listesine sahip olmamız da mümkün değil (tabii bu durum Homeopatik veya İzopatik yöntemlerle ideal bir panzehir üretme şansını da elimizden alıyor). Dizilerde ve filmlerde gördüğümüz o sıvı örneğini cihaza koyup birkaç tuşla bütün içeriğinin listesini almak, DNA’yı ekranda gösterip çevirmek, ‘burada uzaylıya ait şu gen var, şimdi onu ayırıyorum’ diye birkaç tuşa daha basmak… Çok güzel… Ama maalesef böyle bir teknolojimiz yok, şu an için fantazi bunlar (her ne kadar bazı Radyestezi teknikleri ile içeriklerle ilgili başka teknolojilerle ölçülemeyen bilgilere ulaşılabilirse de, hem bu da yeterli olmaz hem de Bilim Radyestezi’yi reddetmektedir)… Sonuç itibariyle tek bir gerçek var; o da ne elimizdeki aşı karışımının içinde tam olarak hangi biyolojik artıkların, moleküllerin olduğunu listeleyebildiğimiz veya tanımlayabildiğimiz ne de birebir aynısını üretebildiğimiz… Bu söylediğim şey, dünyada günümüze kadar üretilmiş olan istisnasız tüm aşılar için geçerli

Hal böyle iken bu aşı karışımları ile nasıl bir bilimsel araştırma yapabilirsiniz? Ortada 75 mg Salisilik asit örneğinde olduğu gibi sabit bir madde veya karışım yok ki. Tek bildiğimiz ve teyit ettiğimiz bedenin bağışıklanmasını sağlayacağımız hedef antijenlerin (veya mRNA aşılarında olduğu gibi bu antijenlerin şifrelerinin) varlığı… Buna ek olanlarla ilgili hiçbir bilgimiz ve kontrolümüz yok. Yani, sonuçta siz eğer bununla 3 Milyar kişiyi aşıladı iseniz, elinizde 3 Milyar farklı aşı karışımı var demektir (ve ne ilginçtir ki, hiçbirinin içeriğinin bir diğeri ile aynı olmadığı aşılara birtakım bilim adamları “ben içeriğine kefilim, gönül rahatlığı ile yaptırabilirsiniz” diyor ve her birinde farklı içerik olan bu aşı karışımı için de “bana enjekte edilen bu aşıdan dolayı zarar görür isem kimseye hesap sormayacağım” diye kâğıt imzalatılıyor). Artık içi aşı dolu tek dozluk enjektörlerin biri elma ise, diğeri armut, bir diğeri erik… Hepsini aynı kabul edip tek bir “bağımsız değişken” gibi işleme tabi tutamazsınız. Bu bilimsel araştırma felsefesinin “aksiyom” niteliğini kazanmış olan en önemli ve değişmez kuralının ihlali demektir ve yapıldığı takdirde de o araştırmayı olduğu gibi geçersiz ve güvenilmez kılar.

Bir başka deyişle, aşıların bağımsız değişken olarak kullanıldığı tüm çalışmalarla ilgili olarak güvenebileceğimiz ve çıkartabileceğimiz tek bir sonuç vardır. O da bu çalışmaların sonuçlarının hiçbirinin güvenilir ve kabul edilebilir olmadığı… Evet, benim için yazmak ve sizin için okumak zor ve üzücü… Ancak, bugüne kadar yapılan tüm aşı çalışmalarının boşa çıktığını yukarıda açıkladığım ana gerekçesiyle beyan etmek zorundayım. İçinde hedef antijenler ve eklenilen bazı kimyasallar dışında nelerin olduğunu bilmediğiniz ve her bir enjekte edilenin diğerinden kesinlikle farklı bilinmeyen maddeler içerdiğini bile bile bu aşıları tek ve her bir dozun idantik (eş) olduğu kabulüne girip bilimsel çalışmalarda tek bir “bağımsız değişken” olarak kullanamazsınız. ‘Sonuçta aşının amacını oluşturan antijen/mRNA içinde var ya, geri kalanın ne olduğunun ne önemi var’ diyerek, “o bilmediğiniz geri kalanın” muhtemel bir koruyuculuk etkisine müdahale edebileceği ve farklı yan etkilere sebep olabileceği  ihtimalini göz ardı edip, yok varsayıp, “netice itibari ile hepsini aynı karışım olarak sayıyorum” gibi bir kabule gidemezsiniz… Kusura bakmayın… Bunu yapamazsınız… Yaparsanız da buna bilimsel araştırma diyemezsiniz…

Benzeri bir bilimsel araştırma kural hatasını pandemi sırasında aşı olmamış [elma] + tek doz aşı olmuş [armut] + ikinci dozu da olmuş, ancak 14 günden az süre geçmiş olan hastaları [incir] “aşısızlar [elma]” başlığı altında bir grup kabul edip bu grubu, ikinci dozu almış ve aradan 14 gün ve daha çok süre geçmiş hastalardan oluşan ve “aşılılar” başlığı altındaki grupla karşılaştırılması rezaletinde de görmüştük. Hakikaten bu nasıl bir saçmalıktı; hatırladıkça içim daralıyor…

Her neyse… Ben bununla ilgili ipuçlarını daha önceki yazılarımda vermiş, ancak özellikle konuya girmemiştim. İstiyordum ki, bunu bir başkası dile getirsin. Çünkü “Kralın çıplak olduğunu” görmek için Tıp Doktoru olmak da gerekmiyordu. Bilimsel araştırmalarla uğraşan herhangi birinin saptayabileceği bir durumdu bu. Lakin, yurtdışındaki araştırmacılar dahil bu konuda kimsenin bu zamana kadar bu saptamayı yapmamasına inanamıyorum… Böyle bir şeyin fark edilmemiş olmasını kabullenmem mümkün değil. Muhtemelen hepinizin tahmin edeceği sebepler yüzünden gündeme getirilmedi. Ancak, bir hekim olarak bu konuda daha fazla sessiz kalmaya da vicdanım elvermedi. Aşıların içerikleri ve bu şekilde üretilmiş halleri ile aşılarla ilgili bilimsel bir çalışmanın yapılmasının imkânsız olduğunu herkese anlatmak zorundaydım.

Tabii, başka bir husus da var… O da ‘aşıların sayesinde günümüze kadar milyonlarca insanın hayatının kurtarıldığı ve aşı uygulamalarından sonra birçok mikrobik hastalığın ya eradike olduğu ya da görülme sıklığının çok azaldığı’ savıyla ilgili… Maalesef, madalyonun o yüzü de kazıdığınızda farklı çıkıyor. Belki başka bir yazı veya ortamda bu hususa da değinirim…

Sizi temin ederim ki okuduğunuz bu yazı ile hiç kimseyi paniğe, umutsuzluğa, isyana sürüklemek gibi bir niyet taşımıyorum. Aşıları kötülemek için birileri tarafından görevlendirilmiş veya bunu sağladığım takdirde kendime belli bir menfaat yaratacak da değilim. Lakin, bu konu artık toplum sağlığını dahi geçen ve tüm insanlığı ilgilendiren bir sorun haline gelmeye başladı. Hakikatleri bilmek herkesin hakkıdır ve bilgilendirmek de benim mesleki sorumluluğumun ve vicdani yükümlülüğümün gereğidir. Bu bilgilendirme sadece hastalar için değil, aynı zamanda meslektaşlarım için de geçerli. Fakülte’den mezun olduğumuzda sahip olduğumuz bilgilerin içinden yanlış olanları ayıklamak, daha önce kuvvetle savunduğumuz hususlarda hatalı olduğumuzu kabul etmek büyük bir cesaret ve olgunluk işidir ve aynı zamanda da mesleğimizin her bir mensubunun taşıdığı bilim adamı kimliğinin de bir gereğidir. Biz bu mesleğin şerefini ve meslek üyesi olarak kendi haysiyetimizi korumak ve artık tüm insanlığın sorunu haline gelen “bağışıklama yöntemindeki yanlışı” kabul edip bu konuda üzerimize düşeni yapmak için gerekirse gururumuzdan da prensiplerimizden de fire verebilmeliyiz… Yürüdüğümüz yol ve temsil ettiğimiz meslek çok kutsal ve tek tek “her birimiz”den daha önemli çünkü…

Saygılarımla. 21.02.2023

Kaynak: https://www.glutensizdunya.com/asilarin-icerikleri-ve-asilarla-ilgili-bilimsel-calismalar/

Yazı için 3 yorum yapılmış:

  1. enthusiast dedi ki:

    Aşılarda bulaşık genetik materyal mi?
    Öyle şey olur mu hiç?
    Dr Hilleman’a sormalı…

    https://www.brighteon.com/e03f2b5a-c565-463e-b1b3-818c9549e882

    Burada da; transcripti;https://www.naturalnews.com/033584_dr_maurice_hilleman_sv40.html

  2. Alişan Yıldıran dedi ki:

    Makale şöyle başlıyor;
    All viral vaccines contain contaminating residual DNA derived from the production cell substrate. The potential risk of this DNA, particularly when derived from tumorigenic cells, has been debated for over 40 years. While the major risk has been considered to be the oncogenicity of the DNA, another potential risk is that a genome of an infectious virus is present in this DNA. Such a genome might generate an infectious agent that could establish an infection in vaccine recipients.

    Because it is not possible to remove all the DNA derived from the production cell substrate during vaccine manufacture, all vaccines inevitably contain some DNA. Whether this DNA poses a risk to vaccine recipients has been debated for over 40 years [1e3]

Siz de yorumunuzu paylaşın: