KETOJENİK DİYET SON ŞANSINIZ OLABİLİR

Yazı Fontunu Büyült Yazı Fontunu Küçült Yazı Fontunu Sıfırla
kasa fişi

Başta, obezite, diyabet, kalp-damar hastalıkları ve kanserler olmak üzere tüm kronik hastalıkların bir medeniyet hastalığı olduğunu ve temel faktörün de atalarımızın sağlıklı beslenme tarzında uzaklaştığımızı anlayan ve bunu cesaretle dile getiren hekimlerin sayısının artmasından büyük mutluluk duyuyorum.

***

Kardiyolog Uz. Dr. Özcan Yücel‘ in “KETOJENİK DİYET SON ŞANSINIZ OLABİLİR” başlıklı kitabından:

Şişman bir anne-babanın şişman çocuğu olarak büyüdüm. Hayatım boyunca kilo vermeye ve iyi görünmeye uğraştım. Onlarca kez diyet yaptım, kilo verdim ama her defasında -bir çoğunuz gibi- fazlasıyla geri aldım. Açlık, halsizlik ve yorgunluk diyet yapanların en zor problemidir. Ne yaparsanız yapın, hiçbir diyeti bu nedenle 4 ila 6 aydan fazla sürdüremezsiniz. Çünkü açlık ve yorgunluk bedeninizi ve beyninizi yiyip bitirir. Dahası; beraberinde çoğu zaman spor da yaptığınızdan yorulup, halsiz düşersiniz.

İnanır mısınız, kilo verip iyi görüneceğim diye iki kez maraton dahi koştum. Maraton koşusu fiziksel ve psikolojik açıdan bilinen en ağır sporlardandır. Tam bir dayanıklılık sporudur. Sorunsuz maraton koşusu için hazırlık koşuları yapmak gerekir ki bu hazırlık yılda 1000 km.’den fazladır. İlk maratonum; 2012’deki Avrasya maratonuydu. Bitirmem 4 saat 15 dk. sürdü. Peki kaç kilo verdim? 6 kilo. İlk koşu tabii ki beni kesmedi. 2013’de Berlin maratonunu 3 saat 58 dakikada koştum. Kaç kilo mu verdim? 2 kilo. Hiç yoktan iyidir. İki yıllık süre içerisinde topu topu 8 kilo verebilmiştim. O iki yılın yorgunluğunu hala atamadım desem yeridir. Maraton sonrası ne oldu derseniz. 1 yıl içinde tüm kilolar geri alındı (olacağı da buydu zaten).

Yaklaşık 22 yıldır aktif hekimlik yapmaktayım. Bu uzun zaman dilimi içerisinde on binlerce hastayı tedavi ettim. Hastalarım haklı olarak ne yiyip ne içeceklerini sorarlar ve bu soruyu da genellikle tam çıkarken 10-15 saniye içerisinde cevaplamamızı beklerler. “Spor yapalım mı? Bir daha kalp krizi geçirmemek için yeme içme işi ne olacak? Hocam nasıl kilo verebiliriz? Tuz yemeyeceğim değil mi?” derler. “Hocam kurban bayramında biraz et yiyebilir miyim?” derler. “Hocam tereyağı işi ne olacak?” derler. Eskiden benim klasik cevabım -genelde çoğu hekim gibi- şöyle olurdu; “az yağlı, az tuzlu sebze ve meyve ağırlıklı beslenin, haa bir de spor yapmayı ihmal etmeyin” derdim. Ne demek yahu bu? Neyi anlatıyor bu laf? Lütfen söyler misiniz; 15 dk.lık bir poliklinik ziyaretinde elinizdeki kitabın özetini nasıl anlatayım ki? Üstelik daha arkada saatine bakıp duran kaç hasta bekliyorken.

Bu arada ülkemizdeki yaygın bir kanıyı da sizinle paylaşmak istiyorum. Bizim ülkemizde hastalar hekimleri beslenme uzmanı zannederler. Poliklinikte hastalar; ‘’Hocam ben onla bunu karıştırıyorum, bir de limon sıkıp her sabah içiyorum, nasıl iyi yapıyor muyum?’’ diye sorup dururlar. Peki biz nasıl yanıt veririz? “Eeee, yap tabi, limondan ne zarar gelir ki.” Hastalara göre hekimler beslenme konusunda adeta bilgedirler. Oysa ülkemiz tıp fakültelerinde verilen onlarca ders arasında İngilizcede ‘Nutrition’’ olarak bilinen ‘’Beslenme Bilimi’’ okutulmamaktadır. Bu durum yurt dışında da aynen böyledir. Hem ABD’de ve hem de Avrupa’da tıp fakültelerinde profesyonel beslenme eğitimi verilmemektedir.

Bence; sadece ülkemizin değil, tüm dünyanın en temel sorunlardan birisi de budur. Aslında hekimlik mesleği ‘’Nutrition’’ bilimine en yakın bilim dalıdır. Temel tıp bilimleri eğitimi içerisinde anatomi, fizyoloji, histoloji, biyokimya, genetik, farmakoloji, patoloji vs. gibi çok ağır derslerin yıllarca eğitimi verilir. Nitrisyon eğitimi de almalarında ne sakınca var ki? Böyle olsaydı pratikte hastaya verilen öğüt “az yağlı, az tuzlu diyet, acık da spor yap ha!’’ olmazdı.

Bugün Tıp Bilimi son 100 yılda, baş döndürücü bir hızla gelişme göstermiştir. Her yıl, on binlerce araştırma ve çalışma sonlandırılıp; tıp dergilerinde uzmanların ve kamunun bilgisine sunulmaktadır. Hekimlerin -bu bilgi bolluğu içerisinde- günlük hekimlik faaliyetini sürdürürken gelen bilgileri özümsemesi ve bu bilgileri önceki bilgilerle birleştirip sentezlemesi çok güçtür.

Bu bilgi bombardımanı içerisinde önemli ipuçları -bir cinayet mahallindeki ayak ve tekerlek izlerinin bir yağmurla yıkanıp gitmesi gibi- zamanla kaybolup gidebilir. Hekimler yeni çıkan bilimsel makalelerin %1’inden azını ancak okuyabiliyorlar. Peki öyleyse; eski bilgileri yenileri ile birleştirme işi hayatın yoğun akışı içerisinde nasıl gerçekleştirilecek? Ve hangi zaman içerisinde? İnanın, elinizdeki bu kitabı yazarken dahi gecenin sakinliğinden yararlanmak istememe rağmen defalarca acile çağırıldım, onlarca kez gece gece acil anjio yaptım.

Bir başka mesele de bilgilerin doğruluğu ve güvenilirliği meselesi. Tıp dergileri bu konuda çok hassas davransa da yine de hilekârlar her zaman iş başında. İlaç firmalarının milyarlarca dolarlık kazanç elde etmek için nasıl yanlı çalışmalarla hekimleri manipüle ettiğini hekimlik hayatım boyunca hep gözlemledim. 2011 yılı verilerine göre ilaç endüstrisinin dünya genelindeki yıllık cirosu 880 milyar dolar seviyesine çıkmış. Öyle ki bu rakamın; 2025’de 1.3 trilyon dolar olması bekleniyor.

İlaç firmalarının her zaman ve her konu hakkında fikir sahibi olan adeta ‘nöbetçi konuşmacı hekimleri’ vardır. Bu nedenden ötürü de elde edilen bilginin doğruluğu da çok önemlidir. Öylesine ki bir yandan hekimlik yaparken, bir yandan da “acaba kandırılıyor muyuz, manipüle ediliyor muyuz?” diye de sık sık sormak gerekiyor yani! Bütün bu karmaşık mekanizmalar; tıpkı düşüncenin parçalanması, aklın dağılması gibidir. Akıl var ama bir arada değil! Bu durumda tabi ki büyük hatalar da yapılabiliyor.

Son 40 yıldır hastalıklar korkunç bir hızla artma eğilimi göstermektedir. Bu; dünya nüfusunun artmasından kaynaklanmıyor. Artış yüzdesel oranlarla olmakta. Örneğin; 30 yıl önce Türk toplumunda şeker hastalığı yüzdesi toplumun %4’ü iken, 2012 verilerine göre %17 olduğu tahmin ediliyor. Örneğin; obezite, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, inme (felç), diz protezleri, katarakt ameliyatları, diyaliz hastaları, astım, kanser ve daha birçokları o kadar çok arttı ki.

Düşünün; 2.5 milyon yıldır var olan insan neslinin daha başında bu hastalıklar olsaydı, buraya kadar gelemezdik. Atalarımız hiç doktor olmayan yaşam koşullarında şeker hastalığına tutuluyorlar mıydı? Dizleri ağrıyor muydu? Katarakt oluyorlar mıydı? Sık sık kalp krizi geçiriyorlar mıydı? Hipertansiyonun o korkunç baş ağrılarını çekiyorlar mıydı? Apandisit oluyorlar mıydı? Safra taşı, böbrek taşı meselesi? Obez olup gece horlayıp, uyku apnesi oluyorlar mıydı? Polikistik over, adet düzensizliği var mıydı? Depresyona girecek fırsatları var mıydı? Peki ya Alzheimer?

Bu hastalıklar medeniyetin getirdiği hastalıklardır. Bir çok çalışmada kırsal kesimde yaşayan izole toplumlarda bu medeniyet hastalıklarının hemen hemen hiçbirisi bildirilmemiştir. Örneğin; Kutuplardaki Eskimolar, Afrikadaki Masai’ler gibi. Bu hastalıklardan korunmanın Eskimoların veya Masai’lerin ırksal özelliğinden olmadığı artık kanıtlanmıştır. Hiç kalp krizi, kanser, apandisit olmayan kutup Eskimolarının kentlere göç eden akrabalarında Londra, İstanbul’daki insanlar kadar medeniyet hastalıklarına yakalandığı artık bilinen gerçeklerdendir.

Pasifik Okyanusunun tam ortasında, ana kıtalara binlerce mil uzaklarda Tokelau Adası vardır. Bu ada 1920’lerde Yeni Zelanda idaresine katıldığında, ada halkının başlıca beslenme biçimi; Hindistan cevizi yağı, balık, ada bitkileri, deniz kuşları ve kendi çiftlik hayvanlarından ibaretti. Yıllar içerisinde bu koloni adaları arasındaki denizcilik ulaşımı geliştirilir. Adaya, haftada bir dev bir kargo gemisi gelir ve medeniyetin tüm nimetlerini ve tabii tuzaklarını da beraberinde getirir. Bundan sonra adada her zaman; un, şeker, margarin, çikolata, ilaç, yem, maşallah vs. hiçbir şey eksik olmadı.

1960’da ada nüfusunun artması üzerine, Yeni Zelanda hükümeti nüfusu seyreltmek amacıyla bir kampanya başlatarak; ada halkının yarıya yakınını Yeni Zelanda ya göç etmeye ikna etti. Aradan 10 yıl geçtikten sonra; halk sağlığı uzmanları bu iki gurup akrabayı karşılaştırmak için bir çalışma yaptı. Bu çalışma literatüre TIMS (Tokelau Island Migration Study) olarak geçer.

Sonuç şöyledir; göç eden akrabalarda ada halkına göre medeniyet hastalıkları açısından (Diyabet, hipertansiyon, apandisit, divertikulit, koroner arter hastalığı, felç ..vs) sadece hafif bir artış saptandı. Yani o kargo gemisi sayesinde ana kara insanları (medeniyet insanları) arasında aman aman bir fark yoktu. Ancak 1979’da çok ilginç bir gelişme olur. Adaya her hafta kargo getiren gemi şirketi iflas eder ve bir yıla yakın bir süre kargodan mahrum kalan ada halkı adeta medeniyet besinlerinden izole oldu.

Tabii ki besin kaynaklarını tüketmediklerinden ataları gibi; Hindistan cevizi yağı, balık, ada yeşillikleri ve kuşlarla beslenmeye geri döndüler. Bu zaman içerisinde hızla kilo verdiler. Tansiyon, şeker, kalp hastalığı oranlarında ve hastane başvurularında anlamlı ölçüde azalmalar saptandı. Tokelau deneyimi ve çalışması, dünyaya önemli bir şeyler anlatmaya çalıştı. Ancak bu değerli bilgiler dünya bilimi tarafından maalesef görmezden gelindi. Zaman içerisinde de bu değerli mesajlar unutulup gitti.

Kaynak: http://ozcanyucel.com/index.asp?drozcan=21&doku=14

 

Yazı için 5 yorum yapılmış:

  1. Seniye dedi ki:

    Rabbim sizlerin sayısını artırsın inşallah.

  2. nejat dedi ki:

    memleketi ilaç şirketlerine yanaşan onlardan beslenen onlardan nemalanan onlardan köşeyi dönen çıkarcı doktorlar değil bu doktor hocamız gibi olanlar kurtaracaktır

  3. Belgin Abacı dedi ki:

    Yazınız için teşekkürler..
    Adada yaşayanların surveyleri hakkında Bilgi varmı.

  4. Meral Özkaynak dedi ki:

    Tıp fakültelerinde beslenme derslerinin olmaması aslında daha iyi. Nasıl tıp fakültelerinden sadece tetkik isteyen ilaç yazan ameliyat yapan doktorlar çıkıyorsa beslenme bilim okuduklarında da margarinli bitkisel yağlı tahıllı üça ana üç ara öğünlü light ürünlü hazır gıda abur cubur kahvaltı gevrekleri öneren doktorlar olacaktı

  5. Cevat dedi ki:

    Kitab satılıyor mu

Siz de yorumunuzu paylaşın: