ERKEN TEŞHİS HAYAT KARARTIR

Yazı Fontunu Büyült Yazı Fontunu Küçült Yazı Fontunu Sıfırla
Habertürk pazar

Habertürk’ te Kürşat Oğuz’la sohbetimiz:

Beslenme ve endüstrileşmiş tıpla ilgili söyledikleriyle, yazdıklarıyla seveni kadar düşmanı da olan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, yazılarını bir kitapta topladı: Hasta Etmeyin Adamı!

Küçükusta ile kitabını ve tıbbın bilmediğimiz gerçeklerini konuştuk.

Rutinden farklı şeyler söylüyorsunuz. Sadece doğru olduğu için değil, bazen muhalefet olsun diye de yapıyorsunuz bunu…
Doğru, konu tartışılsın diye. Bazen insanlara çok absürd gelen şeyler  söylüyorum. Söylediğimin mantığı var ama değişik tarzda ifade edince,  insanlara saçma geliyor. Standart bir tıp dergisindeki başlık gibi  koysam veya öyle konuşsam kimse dinlemiyor. Ama “ben bir bilim  travestisiyim” dediğin zaman herkes işe karışıyor.

Tıp bilim değil mi? Pek çoğu kesin kuralları olduğunu savunur.

Hiç öyle değil. Her gün kitaplar çıkıyor, binlerce araştırma yapılıyor ama tıp ve sağlık konusunda bildiklerimiz son derece az.

Bu, doktor-hasta ilişkisine nasıl yansıyor?

Tıp, sağlık, insan, matematiğe dökülebilecek bir şey değil. Hastanın  sadece kan değerine, üresine, şekerine, kolesterolüne bakarak bir şey  söylersem yanlış olur. Vücut ruhu olan bir şey. Hastaya önce insan  olarak bakmak lâzım. Ama şu da var. Eskiden doktor dediği dedikti.  Süleyman Demirel gibi “İlacı verdimse ben verdim” diyebilirdi. Şimdi  diyemiyor. Yeni anlayışa göre hastayla doktor tedaviyi tartışıyor. Seçim  bir yerde hastaya bırakılıyor. 30 yıldır doktorum. Senin hastalığın  gibi olan belki binlerce hasta gördüm. Bunu hastaya sormam abes. Neyi  doğru görüyorsam yapabilmeliyim.

O güven yıkılmış demek ki…

Tamamen yıkıldı. Sebebi de tıbbın içine paranın iyice girmiş olması. Çok  kâr getiren bir sektör. Tıpta eroinden, silah ticaretinden bile yüksek  kâr getirisi var. Ve tıp, aynı din gibi kötüye kullanılmaya müsait.  İnsanları hastalık ve sağlık bakımından kandırmak çok kolay.

Sağlık sömürüsü yapılıyor yani…

Aynen öyle.

Kim yapıyor bunu? Doktorlar, ilaç firmaları…

Hepsi. Tıp her gün müthiş ilerliyor, diyoruz ama tezata bak ki  hastalıklar da müthiş artıyor. Hükümet hâlâ “Şehir hastaneleri, doktor  sayısını artıralım” diyor. Oysa ilerleyen tıpta hastalıkların azalması  gerekiyor değil mi? Ben şöyle diyorum: Tıp o kadar ilerledi ki, artık  insanların hasta olmaması mümkün değil! Doktora gidiyorsan, sende  mutlaka bir şey bulur. Film çeker, MR, anjiyo yapar mutlaka bir yerinde  bir şey çıkar.

‘ERKEN TEŞHİS HAYAT KARARTIR’

Eskiden daha az doktora giderdik…

Mutlaka. Zaten eskiden hastalıklar daha azdı ve büyük çoğunluğu  enfeksiyondu; veba, tüberküloz, kolera gibi. Bunların büyük kısmı da  sadece insanlara temiz su vermekle önlenebilirdi. Şimdiki kadar kanser  var mıydı eskiden?

Belki vardı da anlamıyorduk?

Hayır. Bugün kime sorsan, birinci derece akrabaları arasında kanser  olmayan yok. Kalp hastası, tansiyon, diyabet, alerjisi olmayan yok.  Neden bu kadar arttı?

Teşhis kolaylaştı…

Bugün tıbbın en önemli problemlerinden biri aşırı teşhis. Bu şu demek;  bir hastalık teşhis ediyorsun ama bunu teşhis etmenin hastaya hiçbir  faydası yok. Diyor ki sana, “Prostatında kanser var”. Böyle olunca onu  tedavi ettirmeden durman mümkün değil.

Herhalde.

Ya kemoterapi, ya ışın kullanıyor ya da ameliyat oluyorsun. Bunların  hepsi de kendi başına ciddi travma, yan etki, ölümcül riski olan  işlemler.

Yani yapılmaması mı lazım?

Tıbbın yapması gereken, kanseri erken teşhis etmek değil, hangi  kanserlerin tedavi edilmesi gerektiğini belirlemek. Çünkü bugün 80  yaşında ölen erkeklere otopsi yapıp baktığında içlerinde prostat kanseri  olmayan yok.

Prostat kanserinden ölen yok mu?

Var da… Kanserler iki tip. Bir kısmının adı kanser. Biz hücre bazında  mikroskopta veya biyopside bakıp, bu adam kanser diyoruz. Ama hastanın  tedavi edilip edilmeyeceğini sadece hücresel teşhise göre söylemek son  derece yanlış. Çünkü kanserlerin bir kısmını, bütün kriterlere uymasına  rağmen hiç tedavi etmeye gerek yok; olduğu gibi kalıyorlar. Veya 1 mm  iken teşhis etmekle 5 santime geldiğinde teşhis etmek arasında tedavi ve  hasta bakımından hiç farklılık olmuyor. Bir grup kanserler ise  kendiliğinden geriliyor. Bir kısım kanser de var ki, sen erken teşhis  ettim diye düşündüğün, sevindiğin zaman bile o kanseri erken teşhis  etmiş olmuyorsun. O kanser, 1 mm iken bile beyine, iliğe, kemiğe  yayılmış oluyor. Kanserde erken teşhis hayat kurtarır diye bir slogan  var ya, tam tersi: Kanserde erken teşhis hayat karartır!

Bir hastalığı bilmekle bilmemek arasında fark yok mu?

İki tür hastalık var. Biri gelip geçici, bilmeye gerek yok. Sen zatürree  olmuşsun, ilacını veriyoruz, bir haftada geçip gidiyor. Ama bazı  hastalıklar ömür boyu sürüyor. Şeker, kalp, böbrek yetmezliği gibi.  Böyle hastalara hastalığını çok iyi öğretmek lâzım. Hastalıkların  tedavisinde önemli olan ilaç veya başka malzemeler kullanmadan önce,  birtakım çevre, hayat tarzı düzenlemesiyle bu hastalığın düzelip  düzelmediğine bakmak. Ki birçok hastalık böyle düzelir. 50-60 sene önce  bir kalp hastası var mıydı?

‘BESLENME GEZİ’Sİ YAPMAK LAZIM!’

İnsanların yüzde 70’i şehirlerde yaşıyor. Şehir yaşamının zararlarını bertaraf etmek için ne yapacağız?

Günümüz insanının hareketi sıfır denecek kadar az. Her gün 1 saat  vücutlarımızın her tarafını hareket ettirmeliyiz. İkincisi beslenme.  Hastalıkların belki yarısından fazlası beslenmeyle alâkalı. Beslenme  deyince de iki şey var. Biri, yediğimiz içtiğimiz şeylerin sağlıklı olup  olmadığı. İşlenmiş gıdaysa, içinde kimyasal varsa, süt – yoğurt –  peynir – yumurta olması gerektiği gibi değilse, nasıl beslenirsen beslen  işe yaramaz.

O zaman şu soruyu soruyorlar: Nereden bulacağız bunları?

Çok güzel bir soru bu. Sen devletten talep etmezsen sana kimse bunu vermez.

İnsanlar beslenme için ayaklanacak mı yani?

Evet. Mesela bir “beslenme Gezi’si” yapmak lâzım…

‘BUNLAR BESLEME UZMANLAR’

Siz göğüsçüsünüz. Beslenme veya kiloya neden taktınız?

Medyada insanların tamamen yanlış yönlendirildiğini gördüm. Bunlara  beslenme uzmanı değil, “Besleme uzmanlar” diyorum. Çıkıp UHT süte  methiyeler düzüyor. “İçinde mikrop yoktur, kutudadır, şahanedir.  Çocuklarınıza ötekini içirmeyin” diyor. Öteki süte “Sokak kadını” der  gibi, “Sokak sütü” diyor. Hepimiz sokak sütüyle büyüdük ya. Onun bunun  çocuğu muyuz? Annemiz yoğurdu kendi yapardı. Bakkaldan yoğurt aldığımızı  hatırlamam.

Yoğurt çalmak denirdi.

Evet. Kaymağı olurdu. Yoğurt, ekşir, sulanır. Şimdiki yoğurtlar  evladiyelik. Yoğurt al, sen yemezsen çocuğun yesin, o yemezse torununa  kalır. Bozulmuyor. Veya uzman çıkıyor diyor ki, çocuklarınızın okul  çantasına meyve suyu koyun. Olacak şey mi? Isıl işlemlerden geçiyor,  içine katkı maddeleri konuyor. Onu bırak, meyvenin suyunu sıkıp içmek  bile yanlış. Evde çocuğa portakal suyu sıkıyorsun ya, sıkma sakın. Çünkü  senin posa diye attığın kısımlar çok faydalı. Posalı beslenmek  kanserden de koruyor, şekerin emilimini azalttığı için diyabet ve  obeziteden de koruyor. Meyve suyu içenler ve meyve yiyenler araştırması  yapıldığında, suyunu içenlerde obezite, diyabet, kalp hastalıkları daha  fazla görülüyor. Çünkü sen bir oturuşta 4 portakal yer misin? Hayır.  İnsanın, çocukların özellikle, çiğneme alışkanlıkları bozuluyor. Her  şeyi hazır, su, çorba, blendırdan geçirilmiş halde yemeye başlıyorlar.  Bir beslenme uzmanının ne demesi lazım? Çocuğun çantasına mevsimine göre  portakal, elma, armut koy. Bunları gördükçe şu işle ilgileneyim dedim.  Çıktığım her program veya yazdığım her yazıda bir öğretim üyesi olarak  değil de, sağlıklı beslenmek ve yaşamak isteyen sıradan vatandaş Ahmet  efendi olarak konuşuyorum.

Siz bunları söyleyince tehdit gelmiyor mu?

Geliyor tabii. Seni vuracağız, diyen yok ama dolaylı yoldan geliyor.  Küsenler, darılanlar; sen kim oluyorsun da her konuda konuşuyorsun,  diyenler… Ben rahim ağzı kanseri ile ilgili de konuşuyorum. Bunu  teşhis ve tedavi eden biri değilim. İşin temel prensibini gündeme  getiriyorum.

“NE SAĞA NE SOLA BULAŞTIM”

Yazar Ahmet Rasim’le isminizin bir ilgisi var mı?
Yok. Babam musiki ve edebiyatı çok severdi ama. Kız kardeşimin adı da  Neveser; neveser makamından geliyor. Babam ud ve keman, dedem ud  çalardı. Ben de darbuka çalardım. Ortaokulda uda başladım.

Nerelisiniz?

1955, Kayseri doğumluyum. 1965’te geldik İstanbul’a.

Nereye?

Laleli’ye. O zaman oturma muhitiydi. Çocukken bu Millet Caddesi’nde top  oynardık. Arada bir Bakırköy-Aksaray minibüsleri geçerdi. 50 sene önce  işte, düşün.

Nerede okudunuz?

İlkokuldan sonra İstanbul Erkek Lisesi’ne gittim. Önce Alman Lisesi’ne  gittim aslında. Paralıydı. O zaman servis falan yok, okul da çok erken  başlıyor. Gitmek çok zor geliyordu. Biz de Kayseriliyiz ya, biraz parayı  sever babam. Ertesi yıl kız kardeşim de İstanbul Erkek Lisesi’ni  kazandı. Babam “Hem kız kardeşine göz kulak olursun, hem de okula  vereceğim parayı sana veririm” dedi. Oraya geçtim. 1973’te bitirdim,  aynı sene Cerrahpaşa’ya girdim.

Doktor olmak hedefiniz miydi?

Hayır. 1973’te girdiğim üniversite sınavları iptal edildi. Sorular  çalınmıştı. O dönemde ODTÜ kendi sınavını yapıyordu. Oraya da girip  endüstri mühendisliğini kazanmıştım. Sınav yenilenene kadar 4 ay ODTÜ’de  okudum. Türkiye’nin çok karışık olduğu dönemler. ODTÜ de olayların  merkeziydi, devamlı yürüyüşler… Yurtta kalıyorduk.

Eyleme falan katıldınız mı? Sağ-sol…
Hayatım boyunca ne sağa ne sola bulaştım.

‘KİLON FAZLAYSA ŞANSIN DAHA FAZLA”

Özellikle kadınlarda zayıflık çok mu kutsallaştırıldı?

Kadınların çoğu diyetisyenlere, “2 kilo fazlam var, endeksim 0.5 puan  yüksek” diye gidiyor. Kafayı taktığı için kiloyu zaten veremiyor. Kilo,  vücut kitle endeksi ile sağlığın alâkası yok. Sağlıklıysan kilon 60 da  olsa, 100 de olsa önemsiz. Zaten tıpta “obezite paradoksu” diye bir şey  çıktı. Sağlıklı beslenen, şayet kilosu fazla ise kanser, kalp, diyabet,  zatürree, astım gibi hastalıklarda tedaviye çok daha iyi cevap veriyor.  Ameliyattan, yoğun bakım ünitesinden kurtulma ihtimalleri zayıflara göre  çok daha fazla. Ama sağlıklı şişmanlık kavramı önemli. Şeker yiyerek  şişmansan olmaz.

Beslenmede ırksal özellikler ne kadar belirleyici?

Çok belirleyici. Irklara göre karar vermek lâzım. Vücuttaki birçok  sistem ırklara göre farklı özellik gösteriyor. Laktaz eksikliği diye bir  şey var. Bazı insanların bağırsaklarında laktaz enzimi olmadığı için  sütte bulunan laktoz şekeri parçalanamıyor. O durumda da karında gaz,  şişkinlik, bulantı ortaya çıkıyor. Bu, Asya ırkında çok görülen bir  özellik. İskandinavlar’da yok. Onun için Türkler belki de bu yüzden  ayranı, kefiri, yoğurdu keşfetmiş. Neden? Süte mikrop koyduğunda  mayalanıp ekşitiyorsun ya, o sütteki mikroplar bu laktaz enzimini  yapıyor. Onun için süt içtiği zaman karnı şişen, ağrıyan adam yoğurdu,  ayranı, kefiri hiçbir rahatsızlık duymadan yiyebilir.

Yazı için 3 yorum yapılmış:

  1. ertekin inceöz dedi ki:

    Teşekkürler Hocama…Allah razı olsun..

  2. Sevgi Timsah dedi ki:

    Müthiş..!! Teşekkürler

  3. önder yeşilçimen dedi ki:

    Hocam, ellerinize, aklınıza sağlık; iyi ki varsınız. Allah razı olsun. Hep doğru bildiklerinize devam edin lütfen…Selamlarımla.

Siz de yorumunuzu paylaşın: