CORONA GÜNLERİNDE SANSÜR, BİLGİ KİRLİLİĞİ VE GERÇEKLER

Yazı Fontunu Büyült Yazı Fontunu Küçült Yazı Fontunu Sıfırla
kasa fişi

Doç. Dr. Cüneyt Konuralp‘ in yazısı:

Çok gerekmedikçe yazmamaya çalışıyorum. Ancak, gerek bilgi kirliliği ve gerekse toplumdaki ayrımcılık ve huzursuzluk artarak devam ediyor. İnsanlar neye inanacaklarını şaşırdılar. Strese girenlerin bir kısmı çözümü, kendisine bir “taraf” (bu kelimeyi üzülerek kullanıyorum) seçip, fanatik ve agresif  bir şekilde detayını ve doğrusunu bilmediği bir görüşü savunarak konuyu kendisi için kapatmış gibi davranmakta buluyor. Ancak, kasıtlı olarak bir şeyleri empoze etmek isteyenler haricinde hiçbir kimse huzur bulabilmiş değil. İşin doğrusu nedir, öğrenmek istiyor herkes.  Bu durum da beni vicdanen tekrar yazmaya zorluyor.

Ancak, devam etmeden önce, bir hususu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Ben aşı karşıtı değilim. Aşıların gerçekten çok çok zararı var ve günümüzde sunuldukları formüllerle koruyuculuklarının da çok sınırlı olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte, aşılarla ilgili doğru bilgilere sahip olan bir kişi, risk fayda oranını kendi içinde değerlendirerek aşı olmayı seçebilir. Buna karşılık aynı değerlendirmeyi yapan başka biri de aşı olmamayı seçebilmelidir. Her ikisine de kimse karışmamalı, yargılamamalı ve seçimine saygı duyulmalıdır.

Daha önceki yazılarımda da [okumak için tıklayınız…] detaylı bir şekilde açıkladığım üzere, tehlikeli mutasyon (virüsün bağışıklık sistemi tarafından tanınmasını sağlayan antijenlerini değiştirmesi ile) aşısız değil, aşılı hastalarda oluşuyor. Aşısızlar ise, tam tersine Covid’in uyumlu ve öldürmeyen varyantlarının gelişmesini sağlayan bir ortam oluşturdukları için bu pandemi süresinin kısalmasına hizmet ediyorlar. Yani, aşısızların aşılıları riske attığı iddiası tam bir saçmalıktır ve toplumdaki ayrışmayı ve korkuyu da boş yere körüklemektedir.

Merih Hanım’ın www.glutensizdunya.com adresindeki blogunda bir Doktorlar whatsapp grubundaki paylaşımlarımı yayınlaması sonrasında, o yazılardaki [okumak için tıklayınız…] bilgilere ilaveten, malum konulardaki bilgi kirliliğini, yanlışları ve çelişkileri madde madde ortaya koymaya çalışacağım. Öncesinde, yukarıda bahsettiğim sitedeki yazılarımı okur iseniz daha anlaşılır ve tamamlayıcı olacaktır. Komplo teorilerinden hiçbirine değinmeyeceğim bu yazıda. Yani, vereceğim her bilginin arkasındayım.

Her halükarda, önceki yazılarımı ve bu yazımı okurken her bir cümleyi akıl süzgecinizden geçirmenizi, “bu şahıs yazmışsa doğrudur (veya yanlıştır)” diye bir ön kabul ile başlamamanızı (daha doğrusu bunu her kim olursa olsun yeni bir bilgiyi okurken/dinlerken de yapmanızı) rica ediyorum. Bu bilinçle okuduğunuzda, arada teknik veya tıbbi bilgiler de olsa doğrusunu/yanlışını ayırt edebilirsiniz. İnanın bana…

Hiç istemesem de, bu yazımda diğer yazılarımdaki üslubuma göre -tabir-i caiz ise- daha agresif bir dil kullandığımı göreceksiniz. Durum ciddileştikçe, ben de tavrımı değiştirmek zorunda kalıyorum. Kimseyi hiçbir şey için suçlamak istemesem de, ortada insanların hayatını toplu olarak riske atan beyan ve eylemlere sessiz kalmak da gittikçe zorlaşıyor. Amacımın ortalığı karıştırmak veya birilerini hedef göstermek olmadığını bilmenizi isterim. Ancak, bu iş çocuk oyuncağı değil; tüm insanlığı ilgilendiren büyük veballer söz konusu…

Evet… Başlayalım:

1- Öncelikle, şu sansür olayını konuşalım. Daha önce bahsetmiştim, Corona aşısı ve mevcut uygulamalarla ilgili olumsuz fikir beyan eden herkese, öncelikle bir NLP tekniği ile “aşı karşıtlığı” tabiri yakıştırılmış, hatta bu konudaki Tıbbi görüşlerini paylaşan Hekimler dahi, “bilimsel düşünme özürlü”, “ortalık karıştırıcı”, ve “şarlatan” gibi kelimelerle yaftalanmıştı. Sosyal medya, empoze edilmek istenene itirazı olan veya farklı fikirleri olan kişilerin yazılarını resmen sansürlüyor, hatta birkaç uyarıdan sonra hesaplarını tamamen ortadan kaldırıyor. Basın da aynı şekilde ya bu kişilerin konuşmalarına/yazılarına yer vermiyor ya da yazılarından/konuşmalarından cımbızla seçim yapıp, anlam ve mantık bütünlüğünü bozup üstüne karalayıcı yorum yaparak itibarsızlaştırıyorlar.

Bir de “kontrollü muhalefet” denen bir şey var ki, bu en eski ve en tehlikeli taktiklerden biri… Bunları tanıyabilmenin en kolay yolu, sistemi sürekli eleştirmelerine rağmen nedense bir türlü sansüre takılmamalarını ve basında da rahatça konuşmalarına izin verildiğini farketmekten geçiyor. Bilimsel fikirlerini paylaşan (yani mezun olurken yemin ettikleri şeyi yapmaya çalışan) hekimler; Tabipler Odası (yani yine aynı yemini eden meslektaşları) tarafından soruşturma geçirmeye, hatta “süreli olarak meslekten alıkonulma” cezaları almaya başladılar. Bu tam bir rezalettir…

Bunun dışında, bir de basının ve sosyal medyanın izin verdiği bilgi ve haberler var. Şimdi sorarım size; belli bir düşüncede olanları konuşturmayabilecek güç, böyle bir çirkinliği yaparken, kontrolünün olduğu aynı kaynaklar üzerinden doğru ve kendi empoze etmek istedikleri ile çelişecek bilgileri sunma konusunda birden “ahlaklı” olmaya başlayabilir mi? Bu eşyanın ve insanın tabiatına uyar mı?

Demem o ki… Basın eğer birilerinin kontrolünde ise, sosyal medya da anahtar kelimelere göre bazı paylaşımları silmeye programlanmışsa; basında geçen veri ve bilgilere ve sosyal medyada -her ne oldu ise- anahtar kelimelere takılmamayı başarmış olan paylaşımlarda geçen veri ve bilgilere neden inanalım? Bir yerde -hele de bilimsel bir konuda- sansür varsa, o sansürü yapma gücü ve iradesi olanın verdiği her bilgiye -hele de biyolojinin ana kurallarıyla ve bilinen verilerle çelişiyorsa- şüphe ile bakmak kaçınılmazdır. Bu nedenle, kimse kusura bakmasın, ama “yoğun bakımdaki hastaların %90’ı aşısız” gibi cümlelere ben inanmıyorum. Hem yukarıdaki açıklamalarım nedeniyle inanmıyorum hem de hekim arkadaşlarımdan, doktor whatsapp vs. gruplarından ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen tam tersini ifade eden bilgiler yüzünden ve aynı zamanda da biyolojinin mantığına/kurallarına hiç uymadığı için inanmıyorum.

Dolayısı ile soruyorum hepinize… Siz, başkasının konuşmasına izin vermeyen, onu susturan birinin söylediklerinin doğruluğuna inanır mısınız? Söyleyeceklerinin (ve hele de bilimsel bir konuda) doğru olduğunu bilen bir insan, gücünü zaten bu “doğru” dan alır, ona yaslanır. Tartışmaktan, farklı fikirde olanı dinlemek ve cevaplamaktan çekinmez. Söyleyeceklerinin doğru olmadığını bilen veya emin olmayanın ise, sırtını dayanacak yeri yoktur; -niyeti kötüyse de- karşısındakini susturmaktan başka çare bulamaz.

2- Hani televizyonda falan hep duyuyoruz ya… “Zengin ülkeler şanslı, üç- dört doz dahi aşı oluyor bu ülkelerin halkı. Ancak, Afrika ülkeleri o kadar şanslı değil, aşılanma oranı çok düşük” diye. Durum buysa, ister istemez aşının koruyuculuğu ile ilgili karşılaştırma yapacağımız bir deney ortamı da oluşmuş demektir. Öyleyse, rakamlara bir göz atalım bakalım. Aşağıda sunacağım rakamları WHO’nun resmi sitesinden aldım (10 Ekim 2021 itibari ile). İsteyen kontrol edebilir.

Afrika kıtasında 1.216 Milyar insan yaşıyor. 10 Ekim 2021 tarihi itibari ile, kıta olarak bu popülasyonun içindeki Covid’den toplam ölüm sayısı: 214.457. Bu ölümlerin de yarısından fazlası (145.497) ekonomik olarak daha gelişmiş ve aşı pastasında en büyük dilimi alabilmiş olan Güney Afrika Cumhuriyeti, Fas, Tunus ve Mısır oluşturuyor. Yani, bu dört ülkenin 214,49 Milyonluk nüfusunu çıkarır isek, bu iş başladığından beri Afrika kıtasında 1 Milyardan biraz fazla insan içinden 68.960 kişi ölmüş (bu, iki yıl içinde popülasyonun yüz binde 7’sinden [yıllık yüz binde 3 civarı] az bir ölüm oranına karşılık geliyor. Biz buna kitle aşılaması gerektiren bir Pandemi demiştik değil mi, bu arada?).

Detaylı incelendiğinde, bu rakamların aşılar ülkelere ulaşmadan önce çok daha düşük olduğu saptanabiliyor, yani az miktarda da olsa aşı gelmeye başlayınca ölüm sayıları dikkat çeker düzeyde artmış… Koskoca Afrika kıtasıyla karşılaştırmak için ABD’yi değil, bir Güney Amerika ülkesi olan Peru’yu örnek vereceğim. 33.5 Milyon popülasyonlu Peru’da bugüne kadar bu meretten ölenlerin sayısı 199.672 (bu satırları yazarken 200.000’i geçmiştir herhalde)… Her neyse, Afrika’ya geri dönelim. Bu ülkelerin çoğunda aşılanma oranı %5’in bile altında. Mesela, Nijerya’da %3.46 (ki bu oranın da çok daha az bir kısmı ‘çift doz aşı + 14 gün’ vakalarını içeriyor. Hani bu kriterleri taşımayanları da aşısız kabul ediyorduk ya, o yüzden belirteyim dedim)… Bu ülkenin popülasyonu 25.3 Milyon ve sürecin başından beri Covid’den ölen insan sayısı sadece 204. Türkiye’de bildirilen günlük ölüm vakaları çoğu kere bunun üstünde idi, ki popülasyonumuz Nijerya’nın 3 katından biraz fazla…

Afrika’yı özellikle örnek verdim. Neden mi? Bu insanların çoğu (en zengin ilk dört ülkeyi en başta çıkartmıştım) açlık sınırında ve hatta açlıktan (malnutrisyondan) ölüyorlar. Ölmeyenlerin de bağışıklık sistemleri yerlerde geziyor. Neredeyse hiçbir yerde rastlayamayacağınız kadar çok tropikal hastalık var bu bölgelerde (İnsan hayatının çok ucuz olduğu bu ülkelerde muhtemelen başka sebeplerden ölen hastalar da PCR pozitif olarak çıktığı için Covid’den ölmüş olarak kayıtlara geçmiştir, yani virüsün öldürdüğü insan sayısının daha da düşük olduğunu iddia edebiliriz). Televizyonda görüyorsunuzdur. Temizlik ve hijyen koşulları, içilecek suların kalitesi vs.  rezalet durumda. Neredeyse tıkış tıkış yaşıyorlar. Eğitim düzeyleri de çok düşük. Onlardan maske, sosyal mesafe vb. kurallara uymalarını beklemeyin. Hastalananları yoğun bakıma almak, entübe edip volüm respiratörüne bağlamak falan neredeyse fantezi bu ülkelerin çoğu bölgelerinde. Siz Corona virüs olsanız buradan daha iyi bir ortam bulabilir miydiniz? E bir de üstüne aşı da gönderemedik buralara… Peki neden az insan ölüyor orada?… Ha sakın yaşlı insan popülasyonunun Dünya ortalamasına göre Afrika’da çok düşük olmasını bunu açıklamak için ileri sürmeyin. O iş o kadar basit değil…

Bu arada, televizyonda, “Afrika kıtasındaki ülkeler çok zor durumda. Covid’den ölümlerin önüne geçilemiyor. Ekonomik durumu iyi olan ülkelerin acilen bu kıtanın ülkelerine aşı bağışı yapması gerekli” şeklindeki haberler hala kulağımdadır. Sizler de hatırlarsınız. Demek ki durum hiç de öyle değilmiş…

Bir de aşılamada %90 (çift doz + 14 gün) oranına ulaşan, eğitimin, sanitasyon koşullarının, beslenmenin ve modern hastane koşul ve olanaklarının çok iyi olduğu diğer bazı ülkelere bakın. Artık rakam vermeyeceğim. İsteyen bakar, durumu görür…

Covid aşıları belki hastalığa duyarlı insanlardan bazılarını koruyor veya ölümden kurtarıyor olabilir. Dolayısı ile, kar/zarar oranını değerlendiren insanlardan isteyenler bu aşıları olabilirler. Bu onların özgür iradeleridir. Ancak, aşının hiç yapılmadığı veya çok az yapıldığı ülkelerde durum hiç de basında abartıldığı gibi değil. Üstelik, sonraki maddelerde değineceğim üzere, aşılar sonrasında görülen ciddi problemler var. Hem de henüz uzun vadedeki sonuçlarıyla karşılaşmadık.

3- Gerekirse yazdığım her şeyi unutun. Ancak, özellikle bu yazıları okuyan Doktor arkadaşlara sesleniyorum, ne olursunuz şu “Antikor” saçmalığı hakkında anlatacaklarımı iyi anlayın… Neredeyse her yazımda belirtiyorum. Humoral immün sistemin belli bir kısmı hakkında bilgi veren “Antikor”lara olmayacak anlamlar ve misyonlar yüklemeyin… Unutun bu kelimeyi, ne olursunuz. Önemli olan tek şey “immün yanıt”tır ve antikorun neredeyse hiçbir önemi yoktur. Siz bir ordunun gücünü değerlendirirken veya başka ordularla karşılaştırırken sadece anlık “mermi” ve “tüfek” sayısını baz alabilir misiniz? Ülke başkanları bile birbirlerine “benim Antikorum senin Antikorundan fazla” diye hava atıyor. Bilim Kurulu üyeleri televizyona çıkmış şu aşı şu kadar antikor oluşturuyor, sonra bu bilmem kaç ayda bu kadara düşüyor diye -güya- bilimsel açıklama yapıyorlar. Gerçekten İmmunoloji ve Mikrobiyoloji profesörlerinin dahi bu ezbere konuşmaları ve bakış açılarını genişletememeleri beni çok üzüyor…

Size şunu söyleyeyim bir kez daha… Antikor ölçümünün neredeyse hiçbir önemi yok. Ölçmenin zor olduğu ve hatta bazı parametrelerini mevcut teknolojimizle ölçmeyi bile başaramadığımız başka komponentleridir önemli olan. Veya şöyle söylersem daha iyi anlaşılır belki… Hedef antijenle ilgili Antikor düzeyi “0” (yazıyla ve rakamla sıfır) olan bir hasta, o mikroba karşı tam bağışık, tam tersine cihazların ölçme kapasitesinin dahi üstünde olacak kadar yüksek miktarda Antikor düzeyi olan bir hasta ise, o mikroba karşı tamamen korunmasız [ve hatta dezavantaj içinde] olabilir (dolayısı ile, ara değerlerin de hiçbir önemi yok). Doğal yolla (aşısız) veya aşı yoluyla oluşan antikorlar, hedef patojen için yeterince spesifik olsalar dahi (spesifik değillerse zaten hiç kıymetleri yok, hatta zararları var) zaman içinde tüketilebilirler (zaman zaman patojenle karşılaşıp dolaşımda bulunan depo antikorlar tükenebilir). Ancak, bu artık o patojene karşı bağışıklığın kalmadığı anlamına gelmez. Esas bağışıklık, ölçümünün zor olduğu ve çok daha karmaşık bir sistem olan hücresel bağışıklık sistemindedir. Kaldı ki, antikorları üretecek B lenfositlerde de gerekli bilgi vardır, aynı antikoru gerektiğinde her zaman tekrar sentezleyebilirler.

Ve sıkı durun… Size başka bir ezber bozan bilgi veriyorum. Bir aşıda hedef antijenler gerçekten var ise, o aşının koruması ne kadar sürer ve ne kadar süre sonra ve toplam olarak ne kadar rapel (hatırlatıcı) doz yapmak gerekir? Cevap: HAYAT BOYU BAĞIŞIKLIK ve SIFIR RAPEL… Evet… Şunu bilin. Beden asla ve asla unutmaz. Her şeyi kaydeder ve hiçbir şeyi tamamen silmez. Buna göre, Antikor düzeyine bakarak rapel aşı yapılması gerektiğine hüküm vermek tam bir saçmalıktır. Aşıya rağmen kişi hasta oluyorsa (ister tek doz, ister 15. doz sonrası olsun), “aşı” adı altında verilen ilacın bağışıklık sistemini hedef antijene göre programlayamadığı ve hatta ayarlarını daha da bozduğunu söyleyebiliriz. Ve yeterli bağışıklık oluşturamamışız diyerek yaptığınız her rapel dozundan sonra bu ayarı daha da çok bozarsınız…

Bağışıklık sisteminin ayarının bozulmasının en büyük sebebini daha önce izah etmiştim. Virüsü geliştirmek için kullanılan doku kültürleri (düşük materyali, veya hayvan embriyosu, farklı hayvan veya insanlara ait organ dokuları, farklı tümör hücrelerinden elde edilen ve hızlı bölündükleri için virüs üretimini de kolaylaştıran bazı laboratuvar ürünleri, vs.) ve kullanılan bu dokuları daha önce enfekte etmiş olan bakteri, virüs, parazit, vs. mevcut teknoloji ile kullanılacak aşı sıvısının dışında kalamıyor maalesef. Onları da bir güzel enjekte ediyorlar. Yani, konuyla alakasız ve bağışıklık sisteminin yükünü ve ince ayarını zorlayan onbinlerce antijene de maruz kalıyoruz her bir aşı enjeksiyonu ile… Bedenimizin hücre düzeyinde karşılaştığı ve karşılaşabileceği en büyük strestir her aşının yapılma anı… Çünkü doğada/biyolojide böyle bir senaryonun gerçekleşebilmesi mümkün değildir. Hiçbir memeli hayvan buna hazır olamaz…

Bana göre, bu Covid aşısı olayında en büyük darbeyi rapelleri aynı aşı türü dışında yapılanlar (özellikle de gelen ilk partiyle Sputnik aşısını olup devamında çaresizlik içinde başka tür aşı olmak zorunda kalanlar) aldılar. Çünkü her bir marka aşı farklı doku kültürü ile yapıldığı için, rapellerle aldıkları konu dışı antijenlerin çeşidi de artmış oldu… Bu da daha fazla otoimmünite demek…

4- Lütfen, şu immün sistemi güçlendirmek safsatasını da bir kenara bırakın (bakın, yukarıda Afrika örneği var)… İmmün sistemimiz zayıf değil, bozuk… Zayıf olsa idi, herhangi bir enfeksiyona yakalanan kimsede otoimmün hastalık gözükmezdi. Daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Problem, adaptif immün sistemin gelişmemiş olduğu 2 yaş altı dönemi başta olmak üzere, çocukluk çağında yapılan aşılar yüzünden (ve muhtemelen başka sebeplerin de katkısıyla) bağışıklık sistemimizin yabancıyı tanıma (sensitivite) ve kendine ait olanı tanıma (spesifite) fonksiyonlarının yetersiz kalitede tesis edilmesinde. Bu, istisnasız hepimiz için geçerli. Yani aletin akordu bozuk, yanlış notalarla kayıt ediyor. Dolayısı ile, bağışıklık sistemini güçlendirmek, sadece bozuk notalarla kaydedilmiş müziğin daha volümlü bir sesle, ancak aynı bozuklukta dinlenmesi ile neticelenecektir.

Bunun sonucunda; bağışıklık sistemi belki mesela 100 yabancı hücreden 75’ini kaçırıyor ise (sensitivite: %75), sorti sayısını arttırdığınız için enfeksiyonu yenme gücünde kısmi bir düzelme görebilirsiniz; ancak diğer yandan da mesela 100 beden hücresinden 73’ünü yabancı zannediyor ise (spesifite: %73), yine sorti sayısını arttırdığınız için otoimmün hasarı da arttırmış olursunuz… Ben bunu meslektaşlarımın büyük bir kısmı dahil, neredeyse kimseye anlatamıyorum… Herkesin ağzında aynı laf: “Bağışıklık sistemini güçlendirmemiz lazım”… Hayır efendim, güçlendirmemiz değil, ayarını düzeltmemiz lazım… Bunun nasıl yapılacağı veya yapılıp yapılamayacağı bu yazının konusu değil; ancak konsept olarak bunu bilmek, kabullenmek önemli. Hem de çok önemli…

5- Bu maddede 3-4 hafta önce televizyonda dinlediğim ve Bilim Kurulu üyesi bir Dr. Hanım tarafından yapılan açıklamayı hatırlatmak istiyorum. Televizyonda şu açıklamayı yapmıştı: “Biontech aşısının içinde Delta plus varyantı için antijen bilgisi yok. Ama Delta varyantı için o kadar çok antikor oluşturtuyor ki, bu antikorlar Delta plus varyantına karşı da kısmen koruyor”. Doktor Hanım’ın beyanını şöyle bir benzetmeyle açıklayayım. Diyor ki; “bizim elimizde sadece eski kilit için hazırlanmış anahtar var. Ancak, üzülmeyin, biz ondan 10.000 tane yaptırdık. En azından bir kısmı yeni kilidi de açacaktır.” Şimdi hangi olasılığa daha çok üzülmeliyim? Sizce, Profesör titrini taşıyan bir Hekimin televizyonda böyle bir açıklama yaparken buna gerçekten inanıyor olması mı daha kötüdür, yoksa doğru olmadığını bilip de insanları geri zekâlı yerine koyması mı?

6- PCR rezaletine gelelim… Bununla ilgili düşüncelerimi daha önce yazmıştım. Bu sefer daha farklı bir yerden gireceğim. PCR’ın tarama ve teşhis için kullanılamayacağı, yalancı pozitif oranının oldukça yüksek olduğu ve yalancı negatif sonuçlar verdiği hususlarını bir yana bırakalım. Şimdi diyorlar ki, çift doz aşı+14 gün kriterini yerine getirmeyenlerde işe, okula, sinemaya, maça, seyahate vs. giderken PCR testi isteriz. Bu kriteri yerine getirenin ise PCR sonucu getirmesine gerek yok. Bunun insanları aşı olmaya zorlamak için yapıldığı ortada. Ancak;

a- Aşı olanların virüs taşıyabildiğini kimse inkar edemiyor. Amaç, virüs taşıyanı kalabalığa almamaksa onlara neden PCR yok?

b- Faaliyete giriş anında saniyeler içinde netice veren bir test yapılamadığına göre, 24-48 saat  önce yapılmış olan PCR testi ile arada geçen 24-48 saatin riski ne olacak? PCR testi  bilmediğimiz bir yolla 48 saatlik koruma mı yapıyor?

c- Hiçbir aşının koruyuculuğu %100 değil. Dolayısı ile, aşılıların (çift doz +14 gün) da en azından bir kısmı aşısızmış gibi kabul edilmek zorunda. Peki, tekrar soruyorum. Aşılılara neden PCR yok?

d- Sürekli olarak yeni varyantların/mutasyonların olduğu söyleniyor. Bu durumda her gün kullanılan yüzbinlerce PCR test kitinin yeni varyantlara göre anlık olarak güncellenemeyeceğini de göz önünde bulundurur isek, özellikle de öldürücülüğü açısından en korkulan varyantlar için kullanılacak PCR testi yalancı negatif sonuç vermeyecek midir? Öyleyse, negatif PCR testi getirenin gerçekten negatif mi, yoksa tehlikeli bir yeni varyant taşıyıcısı mı olduğunu nasıl anlayabiliriz? Ve yine buna göre, pozitif PCR testi, en azından tehlikeli bir varyant olmadığı için daha az riski göstermez mi?

Bu durumda ya PCR testi eksik popülasyona yapılıyor (ancak aşılılara da yaptırırsanız, millet neden aşı olayım ki, yine PCR’dan kurtulamayacağım diyecek) ya da gereksiz yere yapılıyor. Peki, son günlerde bu dayatmalarla günde kaç PCR yapılıyor? Günde 330.000 civarında. Üreticinin her bir PCR’dan 10 dolar (kesinlikle çok daha fazla da, böyle diyelim) kar ettiğini düşünelim. Sadece Türkiye’de yapılan PCR’dan günde 3 küsür Milyon, 3 günde 10 Milyon, bir ayda 90 Milyon Dolar kar demek… 2020’nin başlarından beri kim bilir kaç PCR yapılmıştır, düşünün artık. Bu para birilerinin cebine giriyor (ve maalesef de bizlerin cebinden çıkıyor). Ve PCR devam ettikçe salgın da var gözükecek. Her pozitif PCR testi de tedavide dayatılan ilaçların daha çok satılması, daha çok kişinin de aşı olmaya zorlanması demek… Ben politikadan, siyasetten hiç haz etmem. Bu tür tartışmalara da mümkün olduğunca girmem. Ancak, bu salgının birilerini inanılmaz paralara boğduğu ve bizleri de inanılmaz derecede fakirleştireceği kesin. Bu kadar sansür ve propaganda, televizyonda gördüğümüz “keşke aşı olsaydım, çok pişmanım” diyen nasal oksijenli hastalar, aşı yaşının düşürülmesini hemen takiben genç yaşta hastaların sayısının ve ölümlerinin arttığına dair haberler, bir televizyon dizisinde bile “aşılarını gerekirse zorla yaptırtacağız” diye tehdit cümleleri kullandırtmalar, vs… Bunların boş yere yapılmadığı aşikar…

7- Birkaç trajikomik çelişkiye daha değineceğim.

Birincisi… Okullarda pozitif PCR nedeniyle kapatılan sınıflarla ilgili olarak karantina sürelerinin 10 gün ve 5 güne indirildiği haberlerde çıktı. Bu ne rezalettir? Corona virüs öğrenim gören çocuklara torpil mi geçiyor? Kafanıza ve sosyal durumlara göre Biyolojik zamanlarla oynayabiliyor musunuz? Öyleyse insanda hamilelik süresini de üç aya düşürsenize? İş gücü kaybı oluyor boş yere… 14 günü siz çıkartmıştınız zaten. Bilimsel bir veri ile bu süre düştü ise, herkes için ve tüm Dünyada düşer…

İkincisi…  Şu anki günlük ölüm sayılarından daha düşük sayılar varken geçen sene tam kapanma yapılmıştı, okullar da yüzyüze öğrenime kapalıydı. Peki ne değişti de şimdi kapanmıyoruz ve yüzyüze eğitime devam edebiliyoruz? Yanlış anlaşılmasın, kapanmama ve eğitimin devam etmesi doğru karar bence de… Ancak, çelişkiye işaret etmek istedim.

Üçüncüsü… Kitlesel aşılama bilimsel ve Tıp otoritelerinin gerekli kriterleri değerlendirerek vereceği bir kararla olur. Aşılama kararı doğruydu, yanlıştı’yı konuşmayacağım… Ancak, siz iki doz Sinovac olmuş insanlara, yurt dışına çıkmak istiyorsanız size iki doz da Biontech hakkı veriyoruz diyemezsiniz.

Vitamin mi veriyorsunuz siz? Bu karar tıbbi gerekçelerle verilmiş olsaydı -farklı görüşte olmama rağmen- bu anlamda sesimi çıkartmazdım. Ama devlet, diğer ülkelerle “sen benim vatandaşımı Sinovac ile de kabul etmelisin” diye diplomatik görüşmeler yapıp çözüm üreteceğine, tıbbi olmayan bir kararla size iki ekstra doz farklı marka aşı hakkı tanımlıyorum diyemez. Bir Hekim olarak bunu protesto ediyor ve buna sessiz kalan (başta Bilim Kurulu üyeleri olmak üzere) meslektaşlarımı da ayıplıyorum…

8- Basındaki sansür nedeniyle hastanelere ve yoğun bakıma (Türkiye’de ve tüm dünyada) son aylarda çok yoğun olarak gelmeye başlayan ani ölüm, kalp krizi, beyin kanaması, inme, akciğer embolisi vb. vakalar maalesef saklanıyor. Biz bunu hekimler arasındaki ağ sayesinde öğreniyoruz ve çok üzülüyoruz. Bu hastaların kısa süre önce aşı olduklarını öğreniyoruz. Bu iş çok ciddi raddelere gelmeye başladı. Bunun çok büyük vebali var… Bilgi akışına engel olmayın. İnsanlar her şeyi bilsinler, yine de istiyorlarsa aşı olsunlar. Ancak, zorla aşılamak nedir? Bu dünyada da öbür dünyada da veremezsiniz bunun hesabını…

Daha aşıların uzun dönem sonuçları var sırada… Aşı olduktan sonra üç beş gün yataktan kalkamayıp sonra toparlayanlar, “buna dayandım, sabrettim ama sonuçta Corona’ya karşı korunuyorum ya” diyorlar. O üç beş günlük kötülük hissi önemli değil ki… Ne olacak ise, inanın bana, çok sonrasında olacak. Kimyasal yoldan zehirlenme, Grafen vs. meselesini bir kenara koyalım [Grafen meselesi bir kenara konulabilecek gibi değil; ama bu yazıda ona hiç değinmeyeceğim]. Sadece konu dışı antijenler yüzünden gelişen otoimmünite onlarca farklı ve Konvansiyonel Tıp’ta çözümü olmayan hastalığa yol açacak. Hangi organı tutuyorsa o organda günün 24 saati süren saldırı ve tamir döngüleri… Bu yıllar içinde bedeni de yoruyor, yavaş yavaş ilgili organı da tüketiyor. Yine de bedenin öyle back-up sistemleri var ki… Bazı organlar %80’in üstünde tahrip olmadan hiçbir belirti vermezler. Tetkiklerde de çoğu kere bir şey çıkmaz. Ancak, bir noktadan sonra organ birden yetmezliğe girer, ne olduğunuzu şaşırırsınız.

Mesela, şu önemsemedikleri, küçümsemeye çalıştıkları, kendi kendine geçiyor dedikleri Myokardit (kalp kası iltihabı) olayı var ya… Hiç de öyle değil… Onu diyen kişiler hayatlarında kaç tane Myokardit vakası görmüşlerdir acaba? Yayınlarda Covid aşısı sonrası Myokardit gözüktüğünü saptamalarının sebebi diğer birçok organın aksine, myokardın (kalp kasının) az bir harabiyetle dahi yetmezliğe girmesidir. Uzun dönemde belirti veren organlar ise bu zamanki yayınlarda saptanamayacak; henüz çok erken… Yıllar sonra diğer organlarda hasar gelişince de aşıya bağlanmayacak; ona da emin olabilirsiniz.

Her neyse, ben Amerika’da Texas Heart Institute’ın Kalp Transplantasyonu bölümünde çalışırken şahit olmuştum. 18 yaşında Amerikan Futbolu’nda gelecek vaat eden kaslı, yakışıklı, çok temiz yüzlü bir genç otoimmün kaynaklı myokardit geçirmişti. O çocukcağız, o yıldız sporcu iki hafta içinde nefes nefese kalmadan iki adım ilerleyemeyen bir hastaya dönüştü ve transplant (nakil) adayı oldu. Ailesinin yüzündeki ızdırap 23 yıl öncesi olduğu halde hala gözümün önündedir. Bu hastaya önce suni kalp benzeri bir cihaz takıldı kalp bulunana kadar. Sonra da kalp nakli yapıldı. Ancak, nihayetinde bu çocuk acı içinde öldü… Anne ve babasının sanki Tanrı imişiz gibi bizden medet uman bakışları ise benim içimde yaşamaya devam ediyor… Evet… O “aşının sebep olduğu myokardit de önemli değil, zaten zamanla da geçiyor” diyen meslektaşlarım keşke okusa bu satırları…

Biz Doktorlar hangi menfaat karşılığında olursa olsun, sorumluluklarımızdan taviz veremeyiz. “Herkes köpek gibi aşı olacak” diyen bir insan hangi akademik mertebede olursa olsun Doktor olamaz. Çok büyük bir vebalde piyon rolünü oynayan bir Hekim mesleğine de yeminine de ihanet etmiş demektir. Ne olursunuz, hekimliğin bu hale gelmesine izin vermeyelim. Gözümüzü açalım, “önce zarar verme” prensibine sahip çıkalım. Hiçbir Hekimin “gururu” ve “prestiji” tek bir hastanın canından daha değerli değildir.

Kaynak: https://www.glutensizdunya.com/corona-gundeminde-sansur-bilgi-kirliligi-ve-gercekler/

Yazı için 2 yorum yapılmış:

  1. Alişan Yıldıran dedi ki:

    Mükemmel….

    Anlamak lazım.

  2. önemli bir yazı ama okuyan var mı düşünen var mı tartışan var mı?
    Mesele işte bu.

Siz de yorumunuzu paylaşın: