PROFESÖRLÜK NEDİR?

Yazı Fontunu Büyült Yazı Fontunu Küçült Yazı Fontunu Sıfırla
Kerem Doksat küçükusta

Prof. Dr. Kerem Doksat’ ın yazısı:

http://www.keremdoksat.com/2011/03/30/profesorluk-nedir/

Kısaca bir giriş yapayım:

Doçentlik bilimsel kifayetin (yeterliliğin) ölçülerek, adayın akademiyaya lâyık olup olmadığının takdir edilmesidir, yâni akademik bir unvandır.

Profesörlük ise tamamen idarî bir liyakat unvanıdır.

***

Rahmetli Pederim’in doçent olduğu zamanı çok iyi hatırlarım; o zamanlar tıbbiye pub’u (bkz. www.pubmed.com) yoktu, internet icat edilmemişti ve yurtdışına gidip gelmek de sınırlıydı; 200 USD’den fazla para çıkarmak yasaktı. Donuna, çorabına USD’leri tıkıştırıp zar zor beynelmilel kongrelere iştirak ederdi insanlar. İcabında tek bir eserle doçent ve profesör olunabilirdi (İhsan Doğramacı ile ilgili makaleme bakabilirsiniz; bal gibi intihâldi, yâni apartma, aşırma; Dr. Benjamin Spock’un kitabının kötü bir tercümesiydi ama oy çokluğuyla aklandı Doğramacı ve Türk tıbbının da canına okudu).

Doçent olabilmek için, tıpkı uzman (mütehassıs) olabilmek için gerektiği gibi, bir doçentlik tezi hazırlanırdı. Bu tezin kabûlüyle beraber beş kişilik jürinin huzurunda deneme dersi verirdi doçent adayı…

Akabinde cüppeli jüri üyeleri mahremiyeti garantili bir odaya çekilip konuşur ve karar verirlerdi. Adayın bekleyişi mânevî bir azap olurdu; eğer jüri hemencecik çıkarsa veya tam aksine çok gecikirse hemen istifham (ânında sözlük: soru işâreti) uyanırdı kafalarda: Reddedilecek!

Jüri üyeleri yerlerini alır, son birkaç fiskostan sonra başkan ayağa kalkar ve neticeyi tebliğ ederdi: Başarılı oldunuz/olmadınız…

Rahmetli Peder’in jürisi yarım saat mi, bir saat mi ne içeride kalmıştı; hepimiz çok gergindik ve endişeliydik.

Sonunda çıktılar, Ordinaryüs Profesör Dr. Rasim Adasal kararı açıkladı: “İlim adamının kanaâti olur ve bunu da lâyıkıyla savunmak en tabiî hakkıdır. Sayın Dr. Recep Doksat, muvaffakıyetinizden dolayı sizi tebrik ediyor ve cüppenizi bizzat giydirmem için burayı teşrifinizi rica ediyorum”!

O çocuk hâlimle nasıl gözyaşlarımı tutamadığımı dün gibi hatırlarım…

Sonra da doçentlik yemeğine çıkılırdı, âdettendi. Meğer o zamanlar Freud’a âdeta tapınan psikiyatri ulemâsı pederimin Jung’u ona ve Adler’e tercih eden ve Jung’u öne çıkaran dersini çok eleştirmişler ama merhum Adasal hakkını korumuş, ağırlığını koyarak “gereğini” yaptırmıştı.

O zamanlar profesörlük için bir sınav yapılmaz, adayın neşriyatına ve faâliyetine göre takdirde bulunulurdu. Onu da başarıyla geçmişti pederim…

***

Yıllar geçti, ben psikiyatri ihtisasına başladım. Peder kanserdi ve terk-i diyâr eylemesine pek az kalmıştı. Demansiyel Sendromlar ve Tedavileri isimli bir monografi (Fransızca monographie teriminden gelmiş olup, bilimsel alanlarda özel bir konu, sorun veya kişi üzerine yazılmış, kendi başına bir bütün oluşturan kitaplara verilen isim) yazdım, Türkiye’de bir ilkti ve ona ithaf etmiştim. Kısa bir süre sonra da ellerimde vefat etti zâten.

Sonra çok çalıştım, çok…

İngilizcem çok iyi seviyede olmasına rağmen hemen hep Türkçe neşriyat yaptım, kitaplar ve kitap bölümleri yazdım. O zamanlar Batı emperyalizminin pub’u henüz sınırlarımıza dâhil olmamıştı!

O zamanlar deneme dersi yoktu, adaylar sınava girecekleri şehre gider, kapının önünde dizilir ve önce yayınlarının (neşriyatın) kabul edilip edilmediğini öğrenmek için beklerlerdi. Akabinde de 1 saatten kısa olmayacak bir sürede, o klinikte yatmakta olan bir hastanın muayenesini yapıp, teşhis ve tedavileri hakkında fikirlerini jüriye arz ederdi. Önce vak’a hakkında, sonra da genel psikiyatrik bilgi üzerinde üç beş kere sırayla suâller sorulurdu. Akabinde “dışarda bekleyin” denirdi, bitmek bilmez gibi bir süre sonunda içeri çağrılırdınız ve sonuç açıklanırdı. 1994’de beni de tebrik ettiler ve cüppemi giydirdiler. Doçent olmuştum…

Çok faâl bir doçentlik dönemi yaşadım. Binlerce konferans, panel ve eğitime iştirak ettim. Klinik psikiyatri ve psikofarmakoloji bilgimin yanı sıra, retoriğim de iyi olduğu için pek çok ilâç firmasının gözdesi oldum.

Psikiyatri pub’una giren hâlen tek bir vak’a takdimim var çünkü doçent ve profesör olmak artık belli sayıda ve puanda neşriyatı icap ettiriyor. Bunu karşılamazsanız ne doçent ne de profesör olabiliyorsunuz.

Neyse, 1999’da da profesörlüğe yükseltildim.

AKP’nin getirdiği “performans sistemi” saçmalığıyla beraber, asistanlarıma reçete yazdırıp kendim imzalayıp, bir yandan da ilâç firmalarıyla “araştırma” veya “danışmanlık” başlığında bol miktarda para almayı da seçebilirdim ama bana etik gelmedi. Daha önce de epey böyle faâliyetim olmuştu ama gerçekten etkili ve önemli olduğu kanaâtinde olmadığım hiçbir ilâç için eğitim vermedim, gayriahlakî yollardan ilâcın satılması için yardımcı olmadım, aldığım her kuruşun da faturasını kestim.

Bunun üzerine, geçen ay üniversiteden emekli oldum. Maâlesef bahsettiğim şekilde köşeyi dönenler olduğunu da hüzünle seyrediyorum. Vicdanen ise tamamen müsterihim.

Fakıyr böyle davranırken, bakın ortada neler döndü…

***

Akademisyenlik deyince akla yardımcı doçentlik, doçentlik ve profesörlük gelir.

Ordinaryüs profesörlük ise günümüzde kullanılmayan bir unvan… Türkiye’deki üniversitelerde 1933 reformu ile oluşturulan ve 1981 yılında çıkarılan 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu ile lâğvedilen akademik bir unvandı. Ordinaryüs profesör pâyesi en az beş yıl profesörlük yapmış, bilimsel çalışmalarıyla kendini tanıtmış öğretim üyeleri arasından seçilerek bir kürsünün yönetimiyle görevlendirilen kimselere verilirdi; Türk üniversitelerine Alman akademik sisteminden aktarılmıştı. Alman sisteminde “professor extraordinarius (dışarıdan atanmış profesör)” zıddı olup, “nizamî profesör” anlamında kullanılmıştı. Türkiye’de “professor extraordinarius” unvanı kullanılmamıştı. “Ordinarius” sıfatı Lâtince “nizamî, usûle uygun” demek… Günümüzde “profesörlerin hocası” anlamına da gelmekte…

Bir de “Emeritus Profesörlük” var ki, Türkiye’de ilk defa ülkemizde ve dünyada bilimin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş ve akademik câmiada “hocaların hocası” olarak anılan üç akademisyene, Prof. Dr. Gülten Kazgan, Prof. Dr. Uğur Alacakaptan ve Prof. Dr. Mete Tunçay’a verildi (bu kişiler tıbbiyeden değil).

Yâni bu sefer de Anglo-Amerikan sisteminden bir “uyarlama” yapılmış…

***

Doçentlik, bir üniversite akademik unvanı olup, Yardımcı Doçent ile Profesör arasında yer almaktadır. Doçent olabilmek için, adayın doktora veya tıpta uzmanlık derecesi alındıktan sonra lisansüstü çalışmalarına bağımlı kalmadan çalışma yapabildiğini ispat etmesi gerekir. Bu sebeple, yılda iki defa Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı’nca doçentlik sınavı açılmakta ve 3 veya 5 kişiden oluşan jüri üyelerince adayın yaptığı çalışmalar incelenmektedir. Genelde bilimsel dala göre tesbit edilen asgarî şartlar bulunmakta ve jüri üyeleri tarafından bunların sağlanıp sağlanmadığı öncelikli olarak kontrol edilmektedir.

Profesör, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’na göre en yüksek düzeydeki akademik unvana sâhip kişilere verilen unvandır.

Terim, “bir san’at veya bilim dalında en yüksek düzeyde uzman” anlamına gelen Lâtince professor’ün karşılığı olarak Türkçe’ye girmiştir. Uzun yazılış biçimi “profesör” ile bir unvan olarak ilk kez 1706 yılında, kısa yazılış biçimi “Prof.” ile ise 1838 yılında kullanılmaya başlanmıştır. Pek çok ülkede aynı adla anılan Profesör unvanı İngiltere’deki Chair ve Reader unvanlarına da denk düşmektedir. Kürsüsüz Profesör gibi bir unvan da kullanılmakla birlikte, bunun İngiliz akademik unvanlar sıralamasındaki Reader’a tekabül ettiği söylenebilir. Ülkemizde, yukarıda da bahsettiğim gibi, profesör unvanı bilimsel faaliyetten ziyâde kıdem ve tecrübeye dayalı olarak verilebilmektedir.

Ülkemizde konu 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun “Profesörlüğe yükselme ve atama” başlıklı 26. maddesi ile düzenlenmiştir:

Madde 0026: Profesörlüğe yükselme ve atama

a. Profesörlüğe yükseltilmede

1. (17.08.1983 tarih ve 2880 sayılı Kanunun 11′inci maddesiyle değişen şekli) Doçentlik unvanını aldıktan sonra en az beş yıl, açık bulunan profesörlük kadrosu ile ilgili bilim alanında çalışmış olmak,

2. İlgili bilim alanında uygulamaya yönelik çalışmalar ve uluslararası düzeyde orijinal yayınlar yapmış olmak,

3. Bir profesörlük kadrosuna atanmış olmak gerekir.

Yukarıda (2) nci bentteki yayınlardan birisi başlıca araştırma eseri olarak belirtilir.

b. (29.05.1991 tarih ve 3747 sayılı Kanunun 3′üncü maddesiyle değişen şekli.) Profesörlük kadrosuna atama,

1. Açık profesörlük kadrosuna yukarıdaki şartları haiz doçentlerle, başka üniversitelerde en az 2 yıl hizmet etmiş profesörler atanabilirler.

2. Üniversitelerde veya yüksek teknoloji enstitülerinde profesörlük kadroları boşaldığında, rektörler boşalan kadroları ve o kadro ile ilgili olarak adaylarda aranacak nitelikleri, kadronun devamlı veya kısmi statüde olduğunu da belirterek ilan ederler.

3. Profesörlük kadrosuna başvuran adayların durumlarını ve bilimsel niteliklerini tespit etmek için üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunca en az üçü başka üniversitelerden veya yüksek teknoloji enstitülerinden olmak üzere ilan edilen kadronun bilim alanıyla ilgili en az beş profesör seçilir. Bu profesörler her aday için ayrı ayrı olmak üzere birer rapor yazarlar ve kadroya atanacak birden fazla aday varsa tercihlerini bildirirler. Üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunun bu raporları göz önünde tutarak alacağı karar üzerine, rektör atamayı yapar.

***

Ankara Tabip Odası (ATO) ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), dedektif gibi iz sürerek, profesörlük kadrosunu aldıkları üniversitelerin kapısına dahi uğramayan veya ayda sâdece birkaç kez giden isimlerin peşine düştü ve 50 kişilik bir liste oluşturdu.

Akşam gazetesinden Dilek Gedik’in haberine göre, listede, aynı anda bir üniversitede profesör, başka bir hastânede başhekim, iki eğitim araştırma hastanesinde de klinik şefi olarak çalışan hekimler de var. YÖK Kanunu’na göre bir üniversitenin kadrosunda profesör olarak atananların, o üniversitede en az iki yıl fiilî hizmet vermesi gerekiyor.

Öte yandan bu durum, akademik dünyada kanayan çok ciddi bir başka yarayı daha ortaya koydu. Yıllarca doçent olarak görev yapan birçok akademisyen, hak ettiği halde yalnızca kadro mevcut olmadığı ve açılmadığı için profesör olamamaktan dolayı hayli sıkıntılı.

ATO ile SES, “uçan profesörler” olarak adlandırdıkları hekimlerin tespiti için âdeta detektif gibi bir çalışma yürüttü.

“Hülle” diye yorumladıkları bu yöntemle Prof. olan isimleri araştıran ATO ve SES, önce YÖK’e ve Sağlık Bakanlığı’na başvurarak Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde isim istedi. Her iki kurumdan da olumsuz cevap alan ATO ve SES, kendi imkânlarıyla araştırma yaparak “uçan profesör” olarak tanımladıkları 50 ismi tesbit etmeyi başardı.

ATO Başkanı Dr. Bayazıt İlhan oluşturdukları 50 kişilik listeyi şöyle konuştu: “Bu yöntemi kullanarak profesör olup, hiçbir üniversitede bir saat bile ders vermeden rektörlüğe getirilen var. Bu yöntemle profesör olan tıp fakültesi dekanı, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü, İl Sağlık Müdürü ve çok sayıda eğitim ve araştırma hastânesi başhekimi var. Aynı kişinin aynı anda bir yerde profesör, bir yerde başhekim, iki farklı eğitim hastanesinde klinik şefi olduğu bilinmektedir ki bunca önemli, emek ve zaman isteyen görevi tek kişinin nasıl yaptığı hekimler arasında merak konusudur”.

Hazırladıkları listede çarpıcı birçok örnek bulunduğunu da belirten ATO Başkanı Dr. Bayazıt İlhan, şunları söyledi: “Hemşirelik yüksekokulundan profesörlük alan genel cerrah ve ürolog mevcut. Örneğin Ürolog Çetin Dinçel. Sağlık yüksekokulundan profesörlük alan genel cerrah, kadın doğum ve kulak burun boğaz hekimleri mevcut. Üstelik hem devlet hem de vakıf üniversitelerinin bu amaçla kullanıldığı görülüyor ki akademik yükseltmelerde ne derece sıkıntılı bir durumda olduğumuzun açık bir göstergesi. Hekimler arasında her türlü liyakat ve akademik kriterin dolambaçlı yollarla aşındırıldığı düşüncesi maalesef ki çok yaygın”.

Bu şekilde ataması yapılan hocalar, maaşlarını, profesör kadrosuna dâhil oldukları üniversiteden alırken Sağlık Bakanlığı’na bağlı atandıkları devlet hastânelerin de döner sermaye gelirlerinden yararlanıyorlar. Emekli olmaları durumunda da maaşları kendilerine emekli profesör maaşı olarak ödeniyor.

ATO Başkanı Dr. Bayazıt İlhan’ın açıkladığı 50 kişilik listedeki isimler arasında Sakarya üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof.’luk unvanı alan Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Prof. İrfan Şencan, İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. unvanı alan İstanbul İl Sağlık Müdürü Ali İhsan Dokucu ve İstanbul Üniversitesi Florence N. Hemşirelik Yüksek Okulu’ndan Prof.’luk unvanı bulunan Ankara Keçiören Hastânesi Başhekimi ürolog Prof. Ali Coşkun da bulunuyor.

Listedeki diğer isimler de şunlar:

Nurullah Zengin

Ümit Topaloğlu

Mustafa Öncel

Mahir Özmen

A. Yaser Müslümanoğlu

Ali İhsan Dokucu

Burhan Dadaş

Suat Turgut

Yüksel Altuntaş

Ali Coşkun

Çetin Dinçel

M. Fatih Avşar

Ahmet Kutluhan

Mehmet Bilge

Adil Eryılmaz

M. Cem Turan

Orhan Gedikli

Sefa Saygılı

Şaban Şimşek

Hüseyin Katılmış

M. Derya Balbay

M. Zafer Berkman

Osman Güler

A. Filiz Avşar

Ahmet Metin

Ali Çayköylü

Bekir Çakır

Ekrem Algül

Engin Bozkurt

Erhan Reis

Erol Şener

Faik Özveren

Hakan Kulaçoğlu

Münir Demirci

Ömer Anlar

Erdal Birol Bostancı

İlknur Bostancı

İrfan Şencan

Metin Doğan

Murat Bozkurt

Musa Akoğlu

Erol Göka

Selami Akkuş

F. Tülin Kayhan

Selami Albayrak

Turhan Caşkurlu

Vedide Tavlı

Nurettin Karaoğlanoğlu

Halil Arslan

İhsan Karaman

***

Bunun üzerine şu açıklama geldi:

BASIN AÇIKLAMASI 29 Mart 2011

Jet Profesörler

Son yıllarda gittikçe artan biçimde kullanılan bir yöntemle Türkiye’de üniversitede çalışmadan profesör olmak mümkün. Bu yönteme hekimler kendi aralarında “hülle yoluyla profesörlük” diyorlar.

Bu yöntemi Ankara, İstanbul ve İzmir’de Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim ve araştırma hastanelerinde doçent ünvanıyla klinik şefliği yapan ve gerekli “temasları” olduğu düşünülen birçok hekim kullanmış durumda. Hekimler arasında büyük rahatsızlık yaratan yöntemde doçentlik unvanını aldıktan sonra beş yılını tamamlayanlar çoğunlukla yeni kurulan üniversiteler olmak üzere üniversitelerin değişik birimlerini kullanarak profesörlük unvanını alıyorlar. Kadroları o üniversiteye geçiyor. Günler içerisinde, ilgili bir yasadan (2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 38. maddesi) yararlanarak tekrar Sağlık Bakanlığı’na görevlendiriliyorlar, Bakanlık da zaten çalışmakta olduğu birimde görevlendiriveriyor. Böylelikle bu hekimler, günler içerisinde, doçent gidip profesör dönüyorlar.

Yükseköğrenim Kurumu (YÖK) Yasası gereği profesör olarak atanınca bu unvanı kalıcı olarak kullanmak için en az iki yıl fiilî olarak üniversiteye hizmet etmek gerekiyor. Ancak bu yöntemle, ilgili hekimler pozisyonlarını hiç değiştirmeden, zâten yürüttükleri görevlerine devam ederek profesörlük unvanını elde edip kullanıyorlar. Bu hekimler atandıkları üniversitelere ya hiç gitmiyorlar ya da ayda bir gün gibi çok az gidiyorlar.

Ankara Tabip Odası hem YÖK’e hem de Sağlık Bakanlığı’na başvurarak son beş yılda bu yöntemle profesör olanların listesini istedi. Ne yazık ki YÖK bu listenin kendilerinde olmadığını Sağlık Bakanlığı ise listeyi vermeyeceğini belirtti. Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde yapılan başvuruya da Sağlık Bakanlığı olumsuz cevap verdi. Ankara Tabip Odası bunun üzerine Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kurulu’na başvurdu.

Şimdi soruyoruz, bu isimler sır mıdır? Bu işlemler hakkaniyetli yapılıyorsa isimlerin açıklanmasından neden imtina edilmektedir. Ankara Tabip Odası Başkanı Bayazıt İlhan, 14 Mart Resmî Töreni’nde Sağlık Bakanı’na bu soruyu doğrudan sormasına rağmen Sağlık Bakanı ne yazık ki hiçbir cevap vermemiştir. Çok açıktır ki hem hekimlik hem de üniversite ortamını bu derece rahatsız eden söz konusu uygulamadan kimlerin yararlandığını bilmek kamuoyunun hakkıdır, konuyu değerlendirmek kamuoyunun takdiridir.

Size sunduğumuz listede bizim çabalarımızla belirlediğimiz, bu yöntemle profesör olmuş elli bir (51) adet hekime ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Gerçek sayının bunun çok üzerinde olduğu bilinmektedir ve resmi açıklama merakla beklenmektedir. Gönül ister ki bu isimlerin tamamı açıklansın ve kamuoyu bu verilerle bilgilensin.

Listeye bakıldığında çok çarpıcı gerçekler ortaya çıkmaktadır. Bu yöntemi kullanarak profesör olup, hiçbir üniversitede bir saat ders vermeden rektör olan bulunmaktadır. Bu yöntemle profesör olan tıp fakültesi dekanı, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü, il sağlık müdürü ve çok sayıda eğitim ve araştırma hastânesi başhekimi bulunmaktadır. Aynı kişinin aynı anda bir yerde profesör, başka bir yerde başhekim, iki farklı eğitim ve araştırma hastanesinde klinik şefi olduğu bilinmektedir ki bunca önemli, emek ve zaman isteyen görevi tek kişinin nasıl yaptığı hekimler arasında merak konusudur.

Listede çok çarpıcı veriler var. Hemşirelik yüksekokulundan profesörlük alan genel cerrah ve ürolog mevcut. Sağlık yüksekokulundan profesörlük alan genel cerrah, kadın doğum uzmanı, patolog, kulak burun boğaz uzmanları mevcut. Üstelik hem devlet hem de vakıf üniversitelerinin bu amaçla kullanıldığı görülüyor ki akademik yükseltmelerde ne derece sıkıntılı bir durumda olduğumuzun açık bir göstergesi olarak karşımızda duruyor. Her şeyden önce şeffaf olunmasını ve bu uygulamalardan yararlanan hekimlerin resmî listesinin bir an önce açıklanmasını bekliyoruz. Çok açıktır ki söz konusu uygulamalar ülkemiz bilim ortamı için telâfisi imkânsız sakıncalar içeriyor… Hekimler arasında her türlü liyakat ve akademik kriterin dolambaçlı yollarla aşındırıldığı düşüncesi çok yaygın. Bu haksızca uygulamaların bir an önce durdurulmasını ve akademik yükseltmelerde liyakate dayalı ve emek vermek üzerine kurulu kriterlere titizlikle uyulmasını talep ediyoruz.

Ankara Tabip Odası / Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Genel Merkezi

***

Üzülerek müşahede ettim ki bizim psikiyatri câmiasından da üç isim var!

Daha önce de İstanbul’da otururken Doğu’ya uçarak profesör olan vardı.

Değer miydi arkadaşlar?

Ömür boyu sırtınızda küfe, vicdanınızda bir yara olarak kalacak olan bu yola tenezzül ve tevessül ederek ne kazandınız?

Unvan!

   Peki, ahlâken ve gece yatağa başınızı koyarken kendinizi nasıl hissedeceksiniz?

      Üniversitelerde kadro boşalsın diye senelerce bekleyenlere ayıp olmadı mı?

         Hadi, sizler bu iktidarın adamlarısınız, olmayanlara karşı haksızlık yapılmış değil mi?

            Bir gün, birileri dönüp de bu işlerin hesabını sorarsa ne diyeceksiniz?

               Bakın, ben bir kadro boşalttım, bizimkiler sizi bayıla bayıla alırlar…

                  Yazık!

                     Ben ise pub’a makale yazmaktayım…

                        Meslekten emekli olmadık ki!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 30 Mart 2011 Çarşamba

Yazı için 2 yorum yapılmış:

  1. Ekmel Denizer dedi ki:

    Öte yandan bu durum, akademik dünyada kanayan çok ciddi bir başka yarayı daha ortaya koydu. Yıllarca doçent olarak görev yapan birçok akademisyen, hak ettiği halde yalnızca kadro mevcut olmadığı ve açılmadığı için profesör olamamaktan dolayı hayli sıkıntılı.

    Değerli Kardeşim aydınlatıcı yazınız için teşekkür ederiz. “…profesör olamamaktan dolayı hayli sıkıntılı” olanların ruhsal durumlarını (bunalımlarını me demeli) anlatan bir metin de kaleme almaz mısınız? Saygılarımla,

  2. Müderris Tabib dedi ki:

    1846’da kurulan Darülfünun’u kapatıp yetişmiş hocaları ‘kovarak’, yerine yabancıları alarak başlanan üniversite bu şekilde devam ediyor zannımca

    Bakınız:
    https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1711445

Siz de yorumunuzu paylaşın: